Browsed by
Tag: demokrasi

Darbe Belasından Nasıl Kurtuluruz?

Darbe Belasından Nasıl Kurtuluruz?

15 Temmuz’dan beri aklımda tek soru var. Bir daha hiç kimsenin darbeye teşebbüs etmemesi ve hatta kimsenin bunu aklından bile geçirmemesi için ne yapmamız gerekiyor? Bu sorunun cevabı hakkında biraz olsun fikir edinebilmek için okumalar yapmaya çalışıyorum. Bu yazıda, okuduğum kitaplardan birinden öğrendiklerimi sizlerle paylaşacağım. Kitabın ismi, Seizing Power: The Strategic Logic of Military Coups (Johns Hopkins University Press, 2014). Kitabın yazarı siyaset bilimci Naunihal Singh.[1]

Bir daha hiç kimsenin darbeye teşebbüs etmemesi ve hatta kimsenin bunu aklından bile geçirmemesi için ne yapmamız gerekiyor? Bir daha darbe olmamasını nasıl sağlarız? Gelecekte darbe olma ihtimalini nasıl sıfıra indiririz? Bu soruları tatmin edici bir şekilde cevaplamak için önce darbelerin neden olduğunu anlamak lazım. Ama her ülkedeki her darbeyi açıklayacak genel bir teori geliştirmek o kadar kolay değil. Her ülkenin koşulları ve tarihi farklı. Tarihteki her darbenin farklı bir açıklaması var. Detaylar önemli. Zaten uzmanlar arasında darbelerin nedenleri ile ilgili bir fikir birliği de yok. Yine de tarihteki darbelere bakıp, bir ülkede darbe olasılığını arttıran ortak faktörleri  anlamaya çalışabiliriz. Okuduğum kitapta yapılmaya çalışılan da bu. Bu yazıda, önce kitapta darbelerle ilgili olarak verilen bilgilerin bazılarını özetleyeceğim. Sonra da bu bilgilerden ve yazarın darbe olasılığını arttıran faktörlerle ilgili bulgularından yola çıkarak, “darbe olasılığını nasıl azaltırız?” sorusuna cevap vermeye çalışacağım. Yazıyı okurken her ülkenin özel koşulları olduğunu ve ülkeye özgü faktörlerin darbeleri anlamak için önemli olduğunu aklınızda tutmanızda fayda var. Bu yazıda, ülkeye ve tarihe özgü koşulları göz ardı edeceğiz.

sekil1
Şekil 1. 1950’den bu yana darbe girişimleri. Kaynak: Jonathan. Powell

1950 ile 2000 yılları arasında yılda ortalama 9 darbe girişimi olmuş (Singh 2014). Darbe girişimlerinin sayısı yıllar içinde azalsa da bu dönemde dünyada darbe girişimi olmayan bir yıl olmamış. Nüfusu 100 binden fazla olan ülkelerin %55’inde en az bir darbe girişimi olmuş; bunlardan 238’i başarılı, 233’ü ise başarısız olmuş (Singh 2014).

Darbeler gelişmiş, demokratik batılı ülkelerde pek görülmüyor. 1950-2000 döneminde gerçekleşen darbe girişimlerinin %70’i Latin Amerika ve Afrika’da gerçekleşmiş (Singh 2014).

Yine aynı dönemde, batı ülkeleri dışındaki ülkelerde demokratik seçimlere oranla %30 daha fazla darbe girişimi olmuş. Yani batılı olmayan ülkelerde seçimden çok darbe girişimi olmuş (Singh 2014). Bu veriyi yorumlarken şunu da dikkate alın. Bu dönemde, yani 50 yıl içinde, Bolivya’da 22, Arjantin’de 18 ve Sudan’da 16 darbe girişimi olmuş. Bazı istisnalar dışında Latin Amerika ve Afrika’da darbe girişimi olmayan ülke yok gibi (Singh 2014).

2000-2016 yılları arasındaki durumu da aşağıdaki grafik özetliyor. Son 16 senede dünyanın hangi bölgelerinde darbe girişimi olduğuna ve tabii ki hangilerinde olmadığına dikkat.

sekil2
Şekil 2. 2000-2016 yılları arasındaki darbe girişimleri. (Mavi: Başarısız, Kırmızı: Başarılı) Kaynak: countrydigest.org

Demokrasinin en büyük düşmanının darbeler olduğu rahatlıkla söylenebilir. Darbe girişimleri ülkelerin demokratik kurumlarına büyük, onarılması güç zararlar veriyor. Dünyada demokratik sistemlerdeki çöküşün %75’inden darbeler sorumlu (Singh 2014). Ayrıca, darbe ile neredeyse hiçbir zaman demokrasi ve istikrar gelmiyor. Aksine, darbe ile gelen askeri rejimler istikrarsızlık getiriyor ve demokratik kurumlara zarar veriyor.

Darbeler iktisadi büyümeyi de olumsuz etkiliyor. Stockholm School of Economics‘ten Erik Meyersson’un çalışmasına göre, darbeler iktisadi büyümeyle ilişkili eğitim, yatırım ve sağlık gibi alanları da olumsuz bir şekilde etkiliyor. Bu olumsuz etki, özellikle demokratik rejimlerde görülen darbelerde daha da belirgin oluyor.

Darbenin istikrarsızlık getirdiğinin göstergelerinden biri, her başarılı darbenin daha sonra bir darbe daha gerçekleşme olasılığını arttırması (Singh 2014). Yani darbe ile gelen yönetim, kendisini devirecek sonraki darbenin de yolunu açmış oluyor.

Türkiye bağlamında bu son bilgi önemli. 15 Temmuz’da darbe girişiminin başarısız olması ve toplumun tüm kesimlerinin darbeye karşı çıkması Türkiye’de bir darbe daha olma olasılığını azaltmış oldu. Şimdi daha önce Kenan Evren’e ve diğer darbecilere yapamadığımızı yapıp, darbecileri sivil mahkemelerde adil bir şekilde yargılayıp cezalarını da yine hukuk çerçevesinde verebilirsek, bundan sonra muhtemelen hiç kimse aklından darbe diye bir şey geçirmez.

Yani, özetle, gelecekteki darbe girişimlerini önlemek için çok önemli bir ilerleme kaydettik. [2] Artık geçmişe bakan darbe heveslileri, halkın topyekûn karşı çıkışıyla başarısız olmuş bir darbe girişimi görecekler ve ayaklarını denk alacaklar. Bu çok güzel ama gelecekteki darbeleri engellemek için yeterli değil.

Kitaba göre darbe olma olasılığını arttıran üç şey şunlar: (1) Demokratik kurumların yeterince gelişmemiş olması. (2) Düşük milli gelir seviyesi. (3) Ülkede daha önce başarılı darbe(ler) olması. Bu üçüncüsünü zaten tartıştık. Şimdi en önemli öğeye geçelim: Demokrasi!

Kitapta anlatılanlardan yola çıkarak şunu söyleyebiliriz. Darbe olasılığı ile demokrasi arasında parabolik bir ilişki var. Bu ilişkiyi basitleştirerek kabaca aşağıdaki gibi bir grafikle gösterebiliriz.

sekil3
Şekil 3. Demokrasi ve Darbe Olasılığı

Bu grafik bize şunu anlatıyor. Bir ülkede darbe olma olasılığı iki uç durumda çok düşük oluyor. Anti-demokratik yönetimlerde veya diktatörlüklerde darbe fazla görülmüyor. Ama demokratik kurumların çok güçlü olduğu ülkelerde de darbe görülmüyor. Darbeler daha çok iki arada bir derede kalmış, yarı-demokratik ülkelerde görülüyor. Diğer bir deyişle, demokratik kurumlar ile otoriter kurumların birlikte görüldüğü rejimlerde, yani anokrasilerde, darbe olasılığı yüksek oluyor.

Dolayısıyla, teorik olarak, bir daha darbe istemeyen bir ülkenin iki seçeneği var: Ya gerçek bir demokrasi haline gelmek, demokratik kurumları güçlendirmek, hak ve özgürlükleri güvence altına almak ve hukukun üstünlüğünü hâkim kılmak; ya da demokrasiden tamamen vazgeçmek. Şimdi bunlardan hangisini yapmamız gerektiğine karar vermemiz gerekiyor. Aslında neyi seçmemiz gerektiği açık ama ben yine de söyleyeyim.

Türkiye’nin demokratik kurumlarını geliştirmesi gerektiğini çok uzun süredir dilim döndüğünce anlatmaya çalışıyorum. Burada uzun uzadıya demokrasi karnemizi tartışmayacağım. “Demokrasiden kaçarken orta gelir tuzağına takılmak” başlıklı yazıda kullandığım grafik (güncel olmasa da) durumu kabaca özetliyor:

demokrasi4
Şekil 4. Demokrasi Karnemiz (2014)

En son yayınlanan raporlardan biri olan Freedom House’un 2016 yılı özgürlükler raporunda Türkiye “kısmen özgür” olarak nitelendiriliyor. Türkiye, toplam 100 puan üzerinden sadece 53 puan alabilmiş. 211 ülke arasında 123. sırada! Basın özgürlüğü konusunda ise puanımız daha fena; basının özgür olmadığı ülkeler arasında yer alıyoruz. Basın özgürlüğü konusunda son yıllarda geriye gittiğimizi de not edeyim… [3] Sadece Freedom House’un raporlarında değil, demokrasi ve özgürlük sıralamalarının hemen hemen hepsinde benzer şekilde ya ortalarda ya da ortanın altında yer alıyoruz. Bu veriler bize şunu söylüyor: Türkiye, 2016 yılı itibariyle, demokrasi, özgürlükler, hukukun üstünlüğü gibi konularda hala olması gereken yerde değil! En temel sorunumuz bu!

Şimdi yukarıdaki grafiğe (Şekil 3’e) tekrar bakın, bir şekilde demokratik olduğunu iddia eden ama demokratik kurumlarını da geliştirmeyen, yarı-demokratik ülkeler, darbe olasılığının en yüksek olduğu ülkeler olarak görülüyor. Türkiye’nin demokrasi karnesi de maalesef kötü. Eğer demokrasi ve darbe olasılığı ilişkisiyle ilgili teori doğruysa, bu karne Türkiye’yi darbe olasılığının yüksek olduğu ülkelerden biri yapıyor. Buradan çıkarılacak tek sonuç var: Türkiye’de bir daha böyle acı olaylar yaşamamak için artık bir an önce demokratik kurumları güçlendirmemiz ve demokrasi liginde üst sıralara çıkmamız gerekiyor. Ligin ortalarında oyalandıkça ne iktisadi büyüme ve kalkınmada yol alabiliyoruz, ne de darbe tehlikesini azaltabiliyoruz.

Ha şimdi diyeceksiniz ki, “senin anlattığın grafiğe göre darbeleri engellemek için demokrasiden vazgeçip, daha otoriter bir rejim de kurabiliriz”. Doğru, teorik olarak önümüzde iki seçenek var: demokrasi ya da diktatörlük! Ancak 15-16 Temmuz’da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının; halkın, siyasetçilerin ve sivil toplum örgütlerinin verdiği mesajı unutmayalım. Bütün Türkiye darbecilere karşı demokrasinin yanında yer aldığını söylediğine göre, herhalde demokratik kurumları geliştirmekten başka bir seçeneğimiz yok! Zaten bu çağda aranızda “daha az demokrasi” isteyen birinin olduğuna inanmak istemiyorum ama ben yine de söylemiş olayım. Hâkimiyetin kayıtsız şartsız milletin olması için demokratik kurumların tamamının işletilmesi gerekiyor; eksik demokrasiyle olmuyor.

Özetleyeyim. Darbe olasılığını arttıran üç şey şunlardı: (1) Demokratik kurumların yeterince gelişmemiş olması. (2) Düşük milli gelir seviyesi. (3) Ülkede daha önce başarılı darbe(ler) olması. 15-16 Temmuz sonrasında artık 3. maddeden kurtulduk diyebiliriz. Milli gelir seviyemizin çok düşük değil ama yeterince yüksek de değil. 2007’den beri kişi başına 10 bin dolar sınırını geçemedik. İktisatçıların tabiriyle orta gelir tuzağına takılıp kaldık. Bu sorunu çözmemiz gerekiyor. İşin güzel tarafı şu, orta gelir tuzağından çıkmak için de aynı şeyi yapmamız, yani demokrasiye yatırım yapmamız gerekiyor. Özetle, daha güzel yarınlar için düşünmemiz ve yapmamız gereken en önemli şey demokratik kurumları geliştirmek. Zaten başka seçeneğimiz de yok.

15 Temmuz’u hiçbirimiz unutmayacağız. Dehşet dolu saatler yaşadık. Asker kıyafeti giymiş teröristler masum insanlara ateş açtılar, tankla ezdiler, öldürdüler; TBMM’yi bombaladılar…  Ucuz atlattık. Hepimize büyük geçmiş olsun. Güzel ülkemde böyle şeylerin olduğunu görmek bana büyük bir acı veriyor. Umarım bundan sonra böyle bir şey olmaz ve demokratik kurumların geliştirilmesi için tüm siyasal partiler işbirliği içinde çalışır. Tabii bunun için ilk önce iktidar partisinin artık demokratik kurumların, basın-ifade özgürlüğünün ve temel hak ve hürriyetlerin önemini idrak etmesi gerekiyor. Bizlere düşen görev de her türlü darbeye itiraz etmeye ve tabii ki daha özgür, daha adil ve daha demokratik bir ülke talep etmeye devam etmek.

Sevgiler.

Notlar:

[1] Naunihal Singh’ın kitabından yola çıkan başka bir analiz için şu yazıya bakabilirsiniz.

[2] Eric Meyersson da HBR’daki yazısının sonunda 15 Temmuz darbe girişimiyle birlikte Türkiye’de artık askeri darbe döneminin kapanmış olabileceğini not ediyor.

[3] Bu konuda Eric Meyersson’un “Turkey’s democracy is crumbling and has been for quite some time” başlıklı blog yazısına bakınız.

DEMOKRASİDEN KAÇARKEN ORTA GELİR TUZAĞINA TAKILMAK!

DEMOKRASİDEN KAÇARKEN ORTA GELİR TUZAĞINA TAKILMAK!

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Wall Street Journal için yazdığı yazıda orta gelir tuzağından kaçmak ve uzun dönemli iktisadi büyümeyi sağlamak için üç temel reform alanından bahsediyor: Eğitim, istihdam ve teknoloji. Ancak, son zamanlarda iktisatçıların çok önemsediği kurumsal reformlardan, demokrasiden, hukukun üstünlüğünden ve basın-ifade özgürlüğünden hiç bahsetmiyor. Peki, Türkiye bu alanlarda reform yapmadan, sadece eğitim, istihdam ve teknolojiye odaklanarak orta gelir tuzağından kaçabilir mi? Çok zor!

İsterseniz gelin bir hafızamızı tazeleyelim. Mehmet Şimşek’in orta gelir tuzağından kaçış planında yer almayan demokrasi, özgürlükler ve hukukun üstünlüğü alanlarındaki karnemizi bir hatırlayalım.

  • Demokrasi Endeksi’nde 167 ülke arasında, 93. sıradayız (The Economist Intelligence Unit 2013).
  • Küresel Demokrasi Endeksi’nde 114 ülke arasında 61. sıradayız (Global Democracy Ranking 2014).
  • Basın özgürlüğünde 197 ülke arasında 134. sıradayız ve basının özgür olmadığı ülkelerden biri olarak anılıyoruz (Freedom House 2014).
  • Hukukun üstünlüğünde 99 ülke arasında 59. sıradayız (World Justice Project 2014).
  • İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün son raporunun ilk cümlesi şöyle: “Türkiye insan hakları alanında endişe verici bir gerileme yaşıyor.”

Bu listeyi uzatmak mümkün! Hangi uluslararası endekse bakarsanız bakın, Türkiye’nin demokrasi, özgürlükler ve hukukun üstünlüğü karnesinin oldukça kötü olduğunu göreceksiniz. Bu yazıda, bu karneyi düzeltmemizin neden önemli ve gerekli olduğunu eğitim reformu kapsamında ele alacağım. Diğer reform alanlarına, yani istihdam ve teknolojiye, değinmeyeceğim.[1]

Eğitim, iktisadi büyüme için gerekli ama yeterli değil!

Şimşek, eğitimin öncelikli reform alanlarından biri olduğunu söylerken, eğitim yatırımlarının iktisadi büyümeye yol açacağını ve böylece bizi orta gelir tuzağından kurtaracağını düşünüyor. Eğitimin gerekli olduğu, büyüme için bir ön koşul olduğu doğru. Ancak eğitime yapılan yatırımların her koşulda iktisadi büyümeye neden olacağı varsayımı doğru değil. Bunu gösteren pek çok çalışma var. Bunlardan biri olan Dünya Bankası’nın MENA (Orta Doğu ve Kuzey Afrika) Kalkınma Raporu (2008) özetle şunları söylüyor: Eğitim reformlarının her koşulda iktisadi büyümeye katkı yaptığını söylemek zor, MENA ülkelerinin eğitime yaptıkları yatırımların karşılığını iktisadi büyüme olarak alamamış olması bunu teyit ediyor. Eğitim, iktisadi büyüme için gerekli ama yeterli değil!

Dünya Bankası raporuna göre, başarılı, yani iktisadi büyüme sağlayacak, bir eğitim reformunun, üç ayağı var: Birinci ayak, fiziki eğitim yatırımlarından oluşuyor. Okul yapmak, sınıflara sıra koymak, çocuklara tablet dağıtmak falan hep bu birinci ayakta oluyor. Ne var ki, bunları yapmak tek başına yeterli değil.

İkinci ayakta, eğitim sistemindeki tüm aktörlerin, kaliteye odaklanmasının teşvik edilmesi gerekiyor. Ayrıca, kalite için ezbere değil, yaratıcılığa odaklanılması şart. Soru soran, sorgulayan gençler değil, otoriteye itaat eden gençler yetiştirmek için yapılan eğitim reformları yaratıcılığı körelttiği için iktisadi büyümeye katkı yapmıyor. Öğretmenlerin ve yöneticilerin kaliteye odaklanabilmesi için öğrencilerin ve velilerin de kaliteli eğitim istemesi gerekiyor. Bunun için kaliteli eğitim almanın getirisinin yüksek olması lazım. Eğer iş ortamı kaliteli öğrenci talep etmiyorsa, sadece diplomaya bakıyorsa, öğrenciler ve veliler de kalite talep etmiyor. Her şeye rağmen, bir şekilde eğitim kalitesini arttırsanız bile, eğitimli nüfusu istihdam edecek yenilikçi, Ar-Ge odaklı yerli veya yabancı firmalar ülkenizde yatırım yapmıyorsa, eğitime yaptığınız yatırım da büyümeye fazla katkı yapmıyor. Özetle, eğitim reformlarının iktisadi büyümeye dönüşmesi için özgürlükçü bir eğitim sistemi ve yaratıcı yatırımları teşvik eden özgür bir iktisadi ve sosyal ortam gerekiyor. Böyle bir ortamın oluşması için ise demokrasiye, hukukun üstünlüğüne ve özgürlüklere ihtiyaç var. Bu da bizi eğitim reformunun üçüncü ayağına getiriyor.

megitim (2)

Kamuya hesap verebilirlik ve demokrasi

Nedir bu üçüncü ayak? Kamuya hesap verebilirlik! Bu ayak, eğitim politikalarını yönetenlerin, öğrencilerin, velilerin ve uzmanların görüşlerini dikkate almasını ve başarısız politikalar için kamuya hesap veriyor olmasını gerekli görüyor. Kamu otoritesinin hesap verebilir olması için, dolayısıyla da eğitim reformunun üçüncü ayağının yere sağlam basabilmesi için en başta kamu otoritesinin vatandaşı dinlemeye ve hesap vermeye niyetli olması gerekiyor. Türkiye’de bu konuda sıkıntılar olduğunu görmek zor değil. 4+4+4 reformu sırasında kamu otoritesinin velilerin, öğrencilerin ve uzmanların şikâyet ve önerilerini pek dikkate almadığını ve ortaya çıkan sorunlar nedeniyle kamuoyuna hesap vermediğini görmüştük. İtirazlara rağmen okula başlama yaşını düşüren düzenleme örneklerden sadece biri… Bugün de eğitim politikalarıyla ilgili hoşnutsuzluklar var. Ana-akım medyada pek yer bulmasa da bu hoşnutsuzluklarla ilgili pek çok haber okuyoruz. Bu haberlere göre, bazı öğrenciler, veliler ve öğretmenler, MEB’in kendilerine hiç danışmadan aldığı kararlara karşı eylem yapıyor. Okullarının imam-hatip okuluna çevrilmesine, taşınmasına, okul müdürlerinin değiştirilmesine ve zorunlu din dersine itiraz ediyor ve seslerini duyurmaya çalışıyor. Örneğin, bazı Alevi vatandaşlar, eğitimde uygulanan ayrımcılığa ve bir dayatma olarak gördükleri imam-hatip uygulamasına karşı seslerini duyurabilmek için Ankara’ya yürüyor. Görünen o ki insanlar kamu otoritesine seslerini duyurmaya çalışıyor. Ama bunun bir karşılık bulduğunu söylemek zor.

Kamu otoritesinin vatandaşı dinlemesini ve hesap vermesini sağlayabilmenin yolu yüksek standartlarda bir demokrasiden geçiyor. Birincisi, özgürlüklerin güvence altına alınmış olması gerekiyor. Mesela, itirazlarını dile getirmeye çalışanlara biber gazı ile müdahale edilmemesi gerekiyor. Ne yazık ki ülkemizde bu tür müdahaleler sık sık oluyor. Basın açıklaması yapmak isteyen öğretmen ve öğrencilere biber gazıyla müdahale edildiğine dair haberler (mesela, bkz. Cumhuriyet 24.9.14) eğitim alanında da durumun çok farklı olmadığını gösteriyor. İkincisi, vatandaşın ne olup bittiğinden haberdar olabilmesi için basın özgürlüğü gerekiyor. Basın özgürlüğü karnemiz malum! Söz konusu eğitim olunca durum değişmiyor. Mesela geçenlerde MEB müsteşar yardımcısı, gazetecilerden haberlerinde protestolardan bahsetmemelerini istemişti (Posta, 15.9.14). Üçüncüsü, düzgün işleyen tarafsız bir yargı sistemine ihtiyaç var. Hemen her zaman kamu otoritesinin verdiği kararları haklı bulan, vatandaşın itirazlarını tarafsızca değerlendirmeyen bir yargı istemi ile başarılı bir eğitim reformu yapmak imkânsız. Tabii tarafsız yargı tek başına yeterli değil, yöneticilerin de ulusal ve uluslararası yargı kararlarına uyması gerekiyor. Türkiye’de bu konularda da sıkıntılar var. Güncel bir örnek, eğitim konusunda da durumun farklı olmadığını gösteriyor: Hatırlarsınız, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 16 Eylül’de Türkiye’deki zorunlu din dersi uygulamasının, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin eğitim hakkıyla ilgili maddesini ihlal ettiğine karar verdi. AİHM Yargıcı Işıl Karakaş, bu karardan sonra din dersinin zorunlu olamayacağını açıkladı (Radikal, 18.9.14). Ne var ki, Başbakan Davutoğlu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan bu kararı tanımadıklarını ima eden açıklamalar yaptılar. AİHM kararına rağmen zorunlu din dersi uygulaması halen devam ediyor.

Özetle Türkiye’de, başarılı bir eğitim reformu için gerekli olan üç ayaktan ikisi yere sağlam basmıyor. Kötü demokrasi karnesi, ikinci ayakta eğitimin kalitesinin arttırılmasını zorlaştırıyor; üçüncü ayakta ise, kamuya hesap verilebilirliğe zarar veriyor. Bunlar, birinci ayakta yapılan reformların, artan eğitim harcamasının, tabletlerin, okulların vb. iktisadi büyümeye dönüşmesi güçleştiriyor.

Demokrasi olmadan başarı zor!

Aynı şeyler teknolojik gelişmeyi hedefleyen reformlar için de söylenebilir. Orta gelir tuzağından kaçabilmek için demokrasiden kaçmamak, hukukun üstünlüğü sağlayan ve özgürlükleri güvence altına alan reformları yapmak gerekiyor. Türkiye’nin demokrasi ve ifade özgürlüğü karnesinin uluslararası standartların oldukça altında olduğu dikkate alınırsa, Mehmet Şimşek’in bu konulardan hiç bahsetmemiş olması ilginç. Ama sadece ilginç değil, önemli de. Çünkü hukukun üstünlüğünü, özgürlükleri ve kamuya hesap verilebilirliği güvence alan kapsayıcı demokratik kurumlar, uzun dönemli iktisadi büyüme için önemli ve gerekli. Bana inanmıyorsanız, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı iken ödül verdiği Daron Acemoğlu’nun yazılarına ve kitaplarına bakabilirsiniz. Ya da sürekli demokrasiyi, özgürlükleri ve hukukun üstünlüğünü vurgulayan Ali Babacan’a sorabilirsiniz: “Birinci sınıf bir demokrasi olmayı hedeflemeliyiz, gerçek anlamda bir hukuk devleti olmayı hedeflemeliyiz ve bunlar ekonomik ilerlememizin olmazsa olmaz şartları.” (Ali Babacan, 23.5.14)

Notlar:

[1] Teknoloji konusunda Emin Köksal’ın Açık Ekonomi’de yayınlanan “Teknoloji bizi orta gelir tuzağından kurtarabilir mi?” başlıklı yazısına da bir bakmanızı öneririm.

[2] Bu yazı 9 Ekim 2014 tarihinde Wall Street Journal Türkiye’de yayınlanmıştır.

LİMON, SİYASET VE BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ

LİMON, SİYASET VE BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ

Bu yazı daha önce Açık Ekonomi‘de yayınlanmıştır. Açık Ekonomi’de güzel yazılar var, bir bakın.


Bazı siyasetçiler neden basın özgürlüğünden hoşlanmaz? Seçimlerde kötünün iyisine oy verip ehven-i şere talim etmek insanlığın kaderi midir? Takdir edersiniz ki zor sorular sordum. Cevaplamak için George Akerlof diye Nobel ödüllü bir iktisatçıdan yardım alacağım.

“Limon” Arabalar ve Asimetrik Malumat

Akerlof, “Market for Lemons* başlıklı makalesinde hepimizin hemen her gün karşılaştığı bir sorundan bahsediyor. Örnek olarak, ikinci el araba piyasasını düşünün. Bu piyasada araç sahiplerinin arabaları hakkında alıcılardan daha fazla malumata sahip olduğunu yani bir malumat asimetrisi olduğunu söyleyebiliriz. Araba kaza yapmış mı? Boya var mı? Yağmur yağınca su alıyor mu? Vb. Arabayı alacak kişi hemen hemen hiçbir zaman satıcının bu sorulara verdiği yanıtların doğruluğundan emin olamaz. Akerlof diyor ki, böyle bir malumat asimetrisi olduğunda alıcılar ikinci el piyasadaki arabalara ortalama bir fiyat ödemek isterler. Örneğin, ederi 10 bin TL olan 2001 model çürük bir Megane Coupe ile ederi 20 bin TL olan bakımlı (emsalsiz!) Megane Coupe arasındaki farkı gerçekten bilemeyecekleri için 2001 Megane Coupe’lara 15 bin TL civarında bir fiyat biçerler. Hal böyle olunca, arabasına çok iyi bakmış olanlar arabalarını ederinden ucuza satmak istemedikleri için ikinci el piyasasına gelmez, arabalarını eş dost aracılığı ile satmaya çalışırlar. Böylece ikinci el piyasadaki arabaların ortalama kalitesi düşer ve bunun böyle olacağını akıl eden alıcılar da 2001 Megane Coupe’lara 15 bin TL’nin de çok olduğunu düşünürler; misal, 13 bin TL’den fazla ödemek istemezler. Dolayısıyla, ederi 13 bin TL üstünde olan Megane Coupe sahipleri de piyasadan çekilir. Bu sürecin sonucunda, ikinci el araba piyasasında sadece Akerlof’un “limonlar” (‘lemons’) dediği, bekleneni vermeyen, kalitesi düşük, kusurlu veya çürük arabalar kalır.

Akerlof’un makalesi bu aşırı basitleştirilmiş haliyle bile bize ikinci el piyasada bakımlı ve sorunsuz araba bulmanın neden zor olduğunu açıklıyor. Neyse ki, bu sorunu çözmenin yolları var. Mesela, sattıkları arabalara 6 ay garanti veren oto galericilerin ortaya çıkmasını veya kurumsal şirketlerin ikinci el araç da satmaya başlamasını düşünün. Bunlar hep asimetrik malumat sorununu azaltmak için ortaya çıkmış çözümler olarak düşünülebilir. Bu tür çözümlerin özünde, malumat asimetrisini azaltmak ve alıcının satıcının sözüne daha fazla güvenmesini sağlayacak bir garanti sistemi oluşturmak var. Malumat asimetrisi ile baş etmenin bir başka yolu da bir otoritenin, mesela kamu kuruluşlarının, satıcıları denetlemesi ve eksik veya yanlış bilgi verenleri cezalandırması olabilir.

“Limon” Siyasetçiler

Satın aldığınız ikinci el arabanın iki ay sonra teklemesi, satın aldığınız saksı çiçeğinin eve geldiğinde çiçeklikten büsbütün istifa etmesi veyahut bin bir vaatle size pazarlanan sigorta poliçesinin hasarınızı karşılamaması, yani aldığınız şeyin beklediğiniz gibi çıkmaması, “limon” olması, hep bu hain asimetrik malumat sorununun bir sonucu. Siyasette de aynı sorun var. Bin bir vaatle bizden oy isteyen siyasetçiler, bu vaatleri gerçekleştirip gerçekleştirmeyeceklerini bizden daha iyi biliyorlar. İnanıp oy verdiğimiz siyasetçinin “limon” çıkması, yani vaatlerini yerine getirmemesi, çok olağan bir durum. Bütün dünyada bazı siyasetçiler veyahut partiler “limon” çıkabiliyor, hatta daha da fenası yolsuzluk falan bile yapabiliyorlar.

Yazının devamını okumak için tıklayın

Basın Özgürlüğü ve Yolsuzluk

Basın Özgürlüğü ve Yolsuzluk

Vatandaş, yolsuzluk yapan siyasetçileri sandıkta cezalandırır mı?

Bu yazıdaki amacımız, basit bir model kurup, seçmenlerin yolsuzluk yapan siyasetçileri hangi koşullar altında sandıkta cezalandıracağını bulmak. Model ülkemizin ismi BİRYER olsun.

BİRYER’de Demokrasi ve Yolsuzluk

BİRYER demokratik bir ülke. Burada iktidara gelmenin tek yolu sandıkta yeterli sayıda oy toplamak. BİRYERLİ siyasetçiler de her siyasetçi gibi iktidara gelmeyi ve iktidarda kalmayı amaçlıyorlar. Dünyanın hemen her ülkesindeki meslektaşları gibi fırsatını bulunca yolsuzluk yapmaya meylediyorlar. Eğer yolsuzluğun getirisi yüksekse,yolsuzluk yaparken yakalanma olasılığı düşükse ve yakalandıklarında başlarına bir şey gelmeyecekse, BİRYERLİ siyasetçiler yolsuzluk yapıyorlar. Haliyle, BİRYERLİ siyasetçileri dürüst tutmanın en iyi yolu, onları kontrol etmek ve yakalandıklarında karşı karşıya kalacakları cezaları arttırmak. BİRYERLİ siyasetçilerin en büyük kâbusu seçimi kaybetmek olduğu için yolsuzluk yapmaları seçimi kaybetmelerine yol açacaksa yolsuzluk yapmıyorlar. Öte taraftan, yolsuzluk, BİRYERLİLERİN refahını azalttığı için, seçmenler yolsuzluk yapanlara oy vermiyorlar. Dolayısıyla, BİRYER’de iktidardaki bir siyasetçinin yolsuzluk yapıp yapmayacağı, seçmenlerin yolsuzluktan haberdar olup olmadığına bağlı. Seçmenlerin yolsuzluktan haberdar olup olmaması ise basının ve gazetecilerin ne kadar özgür olduğuna bağlı. Basın özgür olduğunda, gazeteciler yolsuzluk yapan siyasetçileri (iktidarda dahi olsalar) haber konusu yapıyorlar. Çünkü, mesleklerinde başarılı olmaları doğru haber yapmalarına bağlı. Basının özgür ve bağımsız olmadığı zamanlarda ise doğru ve tarafsız haber yapmak gazetecilere ve medya patronlarına zarar veriyor. Bu sebeple, basının özgürlüğü azaldıkça seçmenlerin yolsuzluklarla ilgili doğru bilgiye ulaşmaları zorlaşıyor. Basın özgür olmadığında, siyasetçilerin yolsuzluk yapmasının önündeki en temel engel ortadan kalktığı için siyasetçiler yolsuzluk yapmaya daha bir teşne oluyor. Sonuç olarak, BİRYER’de siyasetçilerin yolsuzluk yapıp yapmayacakları ve yolsuzluğun sandıkta cezalandırılıp cezalandırılmayacağı, basın özgürlüğü ile yakından ilişkili: Demokrasi (sandık) tek başına yolsuzluğu engellemekte yetersiz kalıyor; yolsuzluk ancak demokrasi ile birlikte basın özgürlüğü de varsa kontrol altına alınabiliyor. Yani BİRYER’de yolsuzluğun sandıkta cezalandırılabilmesi için özgür basına ihtiyaç var.

Demokrasi, Basın Özgürlüğü ve Yolsuzluk İlişkisi

Şimdi BİRYER için çıkardığımız sonuçlar ne kadar doğru kontrol edelim: Journal of Policy Modeling dergisinde yayınlanan 2013 tarihli bir çalışma var. Yazarlar, 2005-2010 ve 1996-2010 yıllarını kapsayan, biri 170 diğeri ise 175 ülkenin verisini içeren iki veri setini incelemiş. Buldukları şey şu: Demokrasi ve basın özgürlüğü, birlikte, yolsuzluğun azalmasında etkili oluyor. Demokratik ülkelerde basın özgürlüğü de varsa, demokrasi (sandık) yolsuzluğun artmasını engelleyen, kontrol eden bir faktör olarak etkili oluyor. Yani, yolsuzluk yapanların sandıkta cezalandırılabilmesi için demokrasi tek başına yeterli değil, özgür basına da ihtiyaç var. Basın özgürlüğü azaldıkça, sandığın (demokrasinin) yolsuzluğu engelleme işlevi de ortadan kalkıyor.170 ülkenin demokrasi, basın özgürlüğü ve yolsuzluk karnelerini inceleyen bu çalışma diyor ki, BİRYER’de durum neyse, hemen her yerde de durum o.

Türkiye’de durum nedir?

Peki bizde durum nedir? Basın özgürlüğünde ne durumdayız ona bakalım:

  • Reporters Without Borders’ın Basın Özgürlüğü Endeksinde 179 ülke arasında 154. Sıradayız ve dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi olarak anılıyoruz.*
  • Freedom House’un Küresel Basın Özgürlüğü sıralamasında ise Fiji ve Kongo ile birlikte 120. sıradayız.* Hemen arkamızdan Bhutan, Nepal, Guatemala falan geliyor. Yani söz konusu olan basın özgürlüğü ise, bir Norveç, Belçika, Finlandiya veya Hollanda değiliz. Bunların çok çok gerisindeyiz.
  • Freedom House’un yayınladığı son rapor (Demokrasi Krizi: Türkiye’de Yolsuzluk, Medya ve Güç –Şubat 2014 – başlıklı rapor) da Türkiye’de basının ciddi baskı altında olduğunu söylüyor.*
  • En iyimser ifadeyle Türkiye’de basın kısmen özgür. Internet deseniz, orada da durum fena – hatta yeni yasayla daha da fena olacak. Peki demokrasi karnemiz nasıl? O da pek iyi değil. Mesela, The Economist’in demokrasi endeksinde (2012) “hibrit rejim” olarak listeleniyoruz.* Yani demokrasi olarak değil, bozuk demokrasi olarak bile değil; otoriter ile demokratik karışımı bir rejim olarak anılıyoruz.

Uluslararası endekslere güvenmeyenleri de dikkate alarak temkinli bir sonuç çıkaralım: Eğer şu basın özgürlüğü ve demokrasi endekslerinde birazcık olsun doğruluk payı varsa, Türkiye’de yolsuzluğun sandıkta cezalandırılmasının düşük bir olasılık olduğunu söyleyebiliriz. Bu ne demek? Sandıkta hakkaniyetli bir yarış olabilmesi için basın özgürlüğüne ve daha fazla demokrasiye ihtiyacımız var demek. Yukarıda bahsi geçen makalenin temel sonucu bizim için önemli: Demokratik reformlar, siyasetçilerin denetlenmesini kolaylaştıracak reformlarla birlikte gerçekleşmediğinde fazla bir anlam taşımıyor. Yeni demokrasi paketi hakkında düşünürken aklımızdan çıkarmamamız gereken şey bu.

 

Referanslar:

Kalenborn, C., & Lessmann, C. (2013). The impact of democracy and press freedom on corruption: Conditionality matters. Journal of Policy Modeling, 35(6), 857–886.

Bu yazı daha önce TEPAV Blog’da yayınlanmıştır!