Browsed by
Tag: büyüme

DEMOKRASİDEN KAÇARKEN ORTA GELİR TUZAĞINA TAKILMAK!

DEMOKRASİDEN KAÇARKEN ORTA GELİR TUZAĞINA TAKILMAK!

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Wall Street Journal için yazdığı yazıda orta gelir tuzağından kaçmak ve uzun dönemli iktisadi büyümeyi sağlamak için üç temel reform alanından bahsediyor: Eğitim, istihdam ve teknoloji. Ancak, son zamanlarda iktisatçıların çok önemsediği kurumsal reformlardan, demokrasiden, hukukun üstünlüğünden ve basın-ifade özgürlüğünden hiç bahsetmiyor. Peki, Türkiye bu alanlarda reform yapmadan, sadece eğitim, istihdam ve teknolojiye odaklanarak orta gelir tuzağından kaçabilir mi? Çok zor!

İsterseniz gelin bir hafızamızı tazeleyelim. Mehmet Şimşek’in orta gelir tuzağından kaçış planında yer almayan demokrasi, özgürlükler ve hukukun üstünlüğü alanlarındaki karnemizi bir hatırlayalım.

  • Demokrasi Endeksi’nde 167 ülke arasında, 93. sıradayız (The Economist Intelligence Unit 2013).
  • Küresel Demokrasi Endeksi’nde 114 ülke arasında 61. sıradayız (Global Democracy Ranking 2014).
  • Basın özgürlüğünde 197 ülke arasında 134. sıradayız ve basının özgür olmadığı ülkelerden biri olarak anılıyoruz (Freedom House 2014).
  • Hukukun üstünlüğünde 99 ülke arasında 59. sıradayız (World Justice Project 2014).
  • İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün son raporunun ilk cümlesi şöyle: “Türkiye insan hakları alanında endişe verici bir gerileme yaşıyor.”

Bu listeyi uzatmak mümkün! Hangi uluslararası endekse bakarsanız bakın, Türkiye’nin demokrasi, özgürlükler ve hukukun üstünlüğü karnesinin oldukça kötü olduğunu göreceksiniz. Bu yazıda, bu karneyi düzeltmemizin neden önemli ve gerekli olduğunu eğitim reformu kapsamında ele alacağım. Diğer reform alanlarına, yani istihdam ve teknolojiye, değinmeyeceğim.[1]

Eğitim, iktisadi büyüme için gerekli ama yeterli değil!

Şimşek, eğitimin öncelikli reform alanlarından biri olduğunu söylerken, eğitim yatırımlarının iktisadi büyümeye yol açacağını ve böylece bizi orta gelir tuzağından kurtaracağını düşünüyor. Eğitimin gerekli olduğu, büyüme için bir ön koşul olduğu doğru. Ancak eğitime yapılan yatırımların her koşulda iktisadi büyümeye neden olacağı varsayımı doğru değil. Bunu gösteren pek çok çalışma var. Bunlardan biri olan Dünya Bankası’nın MENA (Orta Doğu ve Kuzey Afrika) Kalkınma Raporu (2008) özetle şunları söylüyor: Eğitim reformlarının her koşulda iktisadi büyümeye katkı yaptığını söylemek zor, MENA ülkelerinin eğitime yaptıkları yatırımların karşılığını iktisadi büyüme olarak alamamış olması bunu teyit ediyor. Eğitim, iktisadi büyüme için gerekli ama yeterli değil!

Dünya Bankası raporuna göre, başarılı, yani iktisadi büyüme sağlayacak, bir eğitim reformunun, üç ayağı var: Birinci ayak, fiziki eğitim yatırımlarından oluşuyor. Okul yapmak, sınıflara sıra koymak, çocuklara tablet dağıtmak falan hep bu birinci ayakta oluyor. Ne var ki, bunları yapmak tek başına yeterli değil.

İkinci ayakta, eğitim sistemindeki tüm aktörlerin, kaliteye odaklanmasının teşvik edilmesi gerekiyor. Ayrıca, kalite için ezbere değil, yaratıcılığa odaklanılması şart. Soru soran, sorgulayan gençler değil, otoriteye itaat eden gençler yetiştirmek için yapılan eğitim reformları yaratıcılığı körelttiği için iktisadi büyümeye katkı yapmıyor. Öğretmenlerin ve yöneticilerin kaliteye odaklanabilmesi için öğrencilerin ve velilerin de kaliteli eğitim istemesi gerekiyor. Bunun için kaliteli eğitim almanın getirisinin yüksek olması lazım. Eğer iş ortamı kaliteli öğrenci talep etmiyorsa, sadece diplomaya bakıyorsa, öğrenciler ve veliler de kalite talep etmiyor. Her şeye rağmen, bir şekilde eğitim kalitesini arttırsanız bile, eğitimli nüfusu istihdam edecek yenilikçi, Ar-Ge odaklı yerli veya yabancı firmalar ülkenizde yatırım yapmıyorsa, eğitime yaptığınız yatırım da büyümeye fazla katkı yapmıyor. Özetle, eğitim reformlarının iktisadi büyümeye dönüşmesi için özgürlükçü bir eğitim sistemi ve yaratıcı yatırımları teşvik eden özgür bir iktisadi ve sosyal ortam gerekiyor. Böyle bir ortamın oluşması için ise demokrasiye, hukukun üstünlüğüne ve özgürlüklere ihtiyaç var. Bu da bizi eğitim reformunun üçüncü ayağına getiriyor.

megitim (2)

Kamuya hesap verebilirlik ve demokrasi

Nedir bu üçüncü ayak? Kamuya hesap verebilirlik! Bu ayak, eğitim politikalarını yönetenlerin, öğrencilerin, velilerin ve uzmanların görüşlerini dikkate almasını ve başarısız politikalar için kamuya hesap veriyor olmasını gerekli görüyor. Kamu otoritesinin hesap verebilir olması için, dolayısıyla da eğitim reformunun üçüncü ayağının yere sağlam basabilmesi için en başta kamu otoritesinin vatandaşı dinlemeye ve hesap vermeye niyetli olması gerekiyor. Türkiye’de bu konuda sıkıntılar olduğunu görmek zor değil. 4+4+4 reformu sırasında kamu otoritesinin velilerin, öğrencilerin ve uzmanların şikâyet ve önerilerini pek dikkate almadığını ve ortaya çıkan sorunlar nedeniyle kamuoyuna hesap vermediğini görmüştük. İtirazlara rağmen okula başlama yaşını düşüren düzenleme örneklerden sadece biri… Bugün de eğitim politikalarıyla ilgili hoşnutsuzluklar var. Ana-akım medyada pek yer bulmasa da bu hoşnutsuzluklarla ilgili pek çok haber okuyoruz. Bu haberlere göre, bazı öğrenciler, veliler ve öğretmenler, MEB’in kendilerine hiç danışmadan aldığı kararlara karşı eylem yapıyor. Okullarının imam-hatip okuluna çevrilmesine, taşınmasına, okul müdürlerinin değiştirilmesine ve zorunlu din dersine itiraz ediyor ve seslerini duyurmaya çalışıyor. Örneğin, bazı Alevi vatandaşlar, eğitimde uygulanan ayrımcılığa ve bir dayatma olarak gördükleri imam-hatip uygulamasına karşı seslerini duyurabilmek için Ankara’ya yürüyor. Görünen o ki insanlar kamu otoritesine seslerini duyurmaya çalışıyor. Ama bunun bir karşılık bulduğunu söylemek zor.

Kamu otoritesinin vatandaşı dinlemesini ve hesap vermesini sağlayabilmenin yolu yüksek standartlarda bir demokrasiden geçiyor. Birincisi, özgürlüklerin güvence altına alınmış olması gerekiyor. Mesela, itirazlarını dile getirmeye çalışanlara biber gazı ile müdahale edilmemesi gerekiyor. Ne yazık ki ülkemizde bu tür müdahaleler sık sık oluyor. Basın açıklaması yapmak isteyen öğretmen ve öğrencilere biber gazıyla müdahale edildiğine dair haberler (mesela, bkz. Cumhuriyet 24.9.14) eğitim alanında da durumun çok farklı olmadığını gösteriyor. İkincisi, vatandaşın ne olup bittiğinden haberdar olabilmesi için basın özgürlüğü gerekiyor. Basın özgürlüğü karnemiz malum! Söz konusu eğitim olunca durum değişmiyor. Mesela geçenlerde MEB müsteşar yardımcısı, gazetecilerden haberlerinde protestolardan bahsetmemelerini istemişti (Posta, 15.9.14). Üçüncüsü, düzgün işleyen tarafsız bir yargı sistemine ihtiyaç var. Hemen her zaman kamu otoritesinin verdiği kararları haklı bulan, vatandaşın itirazlarını tarafsızca değerlendirmeyen bir yargı istemi ile başarılı bir eğitim reformu yapmak imkânsız. Tabii tarafsız yargı tek başına yeterli değil, yöneticilerin de ulusal ve uluslararası yargı kararlarına uyması gerekiyor. Türkiye’de bu konularda da sıkıntılar var. Güncel bir örnek, eğitim konusunda da durumun farklı olmadığını gösteriyor: Hatırlarsınız, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 16 Eylül’de Türkiye’deki zorunlu din dersi uygulamasının, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin eğitim hakkıyla ilgili maddesini ihlal ettiğine karar verdi. AİHM Yargıcı Işıl Karakaş, bu karardan sonra din dersinin zorunlu olamayacağını açıkladı (Radikal, 18.9.14). Ne var ki, Başbakan Davutoğlu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan bu kararı tanımadıklarını ima eden açıklamalar yaptılar. AİHM kararına rağmen zorunlu din dersi uygulaması halen devam ediyor.

Özetle Türkiye’de, başarılı bir eğitim reformu için gerekli olan üç ayaktan ikisi yere sağlam basmıyor. Kötü demokrasi karnesi, ikinci ayakta eğitimin kalitesinin arttırılmasını zorlaştırıyor; üçüncü ayakta ise, kamuya hesap verilebilirliğe zarar veriyor. Bunlar, birinci ayakta yapılan reformların, artan eğitim harcamasının, tabletlerin, okulların vb. iktisadi büyümeye dönüşmesi güçleştiriyor.

Demokrasi olmadan başarı zor!

Aynı şeyler teknolojik gelişmeyi hedefleyen reformlar için de söylenebilir. Orta gelir tuzağından kaçabilmek için demokrasiden kaçmamak, hukukun üstünlüğü sağlayan ve özgürlükleri güvence altına alan reformları yapmak gerekiyor. Türkiye’nin demokrasi ve ifade özgürlüğü karnesinin uluslararası standartların oldukça altında olduğu dikkate alınırsa, Mehmet Şimşek’in bu konulardan hiç bahsetmemiş olması ilginç. Ama sadece ilginç değil, önemli de. Çünkü hukukun üstünlüğünü, özgürlükleri ve kamuya hesap verilebilirliği güvence alan kapsayıcı demokratik kurumlar, uzun dönemli iktisadi büyüme için önemli ve gerekli. Bana inanmıyorsanız, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı iken ödül verdiği Daron Acemoğlu’nun yazılarına ve kitaplarına bakabilirsiniz. Ya da sürekli demokrasiyi, özgürlükleri ve hukukun üstünlüğünü vurgulayan Ali Babacan’a sorabilirsiniz: “Birinci sınıf bir demokrasi olmayı hedeflemeliyiz, gerçek anlamda bir hukuk devleti olmayı hedeflemeliyiz ve bunlar ekonomik ilerlememizin olmazsa olmaz şartları.” (Ali Babacan, 23.5.14)

Notlar:

[1] Teknoloji konusunda Emin Köksal’ın Açık Ekonomi’de yayınlanan “Teknoloji bizi orta gelir tuzağından kurtarabilir mi?” başlıklı yazısına da bir bakmanızı öneririm.

[2] Bu yazı 9 Ekim 2014 tarihinde Wall Street Journal Türkiye’de yayınlanmıştır.

EKONOMİ, KAPSAYICI KURUMLAR VE SEÇİM

EKONOMİ, KAPSAYICI KURUMLAR VE SEÇİM

İktidar partisi, 352 sayfalık seçim beyannamesini açıkladı. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu uzun metni okumaya pek niyetim yoktu. İktidar partisi zaten ilan ettiği strateji belgeleri, planlar ve programlar ile aşağı yukarı neler yapılacağını ortaya koymuştu. Yeni Türkiye Sözleşmesi’ni okuduktan sonra da seçim beyannamesinin nasıl bir ruha sahip olduğunu anlamıştım. Ancak, Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci’nin 2023 hedeflerine ulaşmamızın zor olduğunu söylemesi biraz aklımı karıştırdı ve beyannameyi okumaya karar verdim. 2023 hedeflerine ulaşmamız neden zordu?

Nihat Zeybekci’nin şüphesi

Nihat Zeybekci, 2023 hedeflerine ulaşmamızın zor olduğunu geçen hafta Bloomberg HT’den Cüneyt Başaran’a yaptığı açıklamada söyledi (10.04.2015). Zeybekci’nin konuşmasını okuyunca, hemen bir Google araması yaparak, daha önce böyle bir şey söyleyip söylemediğini bulmaya çalıştım. İlk karşıma çıkan haberin videosunda 2014’ün Eylül ayında “Allah’ın izniyle 2023 hedeflerine bu millet ulaşacak” dediğini bizzat dinledim (Haberler.com, 13.9.2014). Bir başka haberde de “İnanıyoruz ki yeni Türkiye idealimiz de ekonomi de böyle göklere çıkacak ve Türkiye, dünya ülkeleri arasında hak ettiği yeri alan, güçlü, lider, söz sahibi bir ülke olacak. Bugün simülasyon uçuşu yaptığımız bu uçakları 2023’te bizler üreteceğiz” diyordu (Bugün, 17.9.2014). 2023 hedeflerine inancı sağlam gibiydi.

Ne var ki, bu konuşmalarından bir ay kadar sonra Zeybekci, “Şu andaki bu şartlarla, fason üretici bir ülke olarak Türkiye’nin 2023 hedeflerine ulaşması son derece zor” diyordu (Habertürk, 21.10.2014). Anlaşılan o ki, Türkiye’nin, 2023 hedeflerine ulaşmakta zorlanacağını düşünmeye başlamıştı (Bugün, 5.11.2014). Zeybekci, geçen hafta da Bloomberg HT’de (10.04.2015) mevcut eğitim seviyesi ile 25 bin dolarlık kişi başı gelire ulaşmamızın zor olduğunu söyledi: “7,4 yıllık bir eğitimle 25 bin dolarlık milli gelir seviyesini hedefleyemezsiniz!” Konuşmasında teknoloji olmadan, Ar-Ge olmadan fason üretici olarak 2023 hedeflerine ulaşamayacağımızı da belirtiyordu.

Kafam karıştı. Bu açıklamaların ne anlama geldiğini anlamak için iktidar partisinin seçim beyannamesini okumaya karar verdim.

25 bin dolar çok uzakta

Beyannameye geçmeden önce, Nihat Zeybekci’nin ‘bu şekilde ulaşmamız zor’ dediği, kişi başına 25 bin dolar hedefine bir bakalım. Aşağıdaki grafik durumu özetliyor. Türkiye 2002’den itibaren hızla büyüyerek kişi başına 10 bin dolar gelir seviyesine ulaşıyor ancak bundan sonra (2007’den beri) 10 bin dolar seviyesini aşamıyor. Hatta 2014 yılındaki kişi başına geliri (10.404 $), 2008’deki gelirin (10.444 $) daha altında. Yani Türkiye, bazı iktisatçıların orta gelir tuzağı olarak andığı 10 bin dolar seviyesine takılıp kalıyor.

ortagelirtuzagi

Türkiye’nin 2002 ile 2014 arasındaki büyüme performansına bakıldığında 2023 hedefi olan kişi başına 25 bin dolar gelir hedefi çok uzakta kalıyor. Bu hedefe ulaşmak için 2023’e kadar gelirimizi 2,4 kat arttırmamız gerekiyor. Yani Zeybekci’nin söyledikleri doğru gibi. Türkiye ekonomisinin 2023’te kişi başına 25 bin dolar gelire ulaşması da ve en büyük 10 ekonomiden biri olması da şu an zor görünüyor.

Peki, sorumlu kim?

Muhtemelen ‘peki kim bunun sorumlusu’ diye düşünüyorsunuz. Zeybekci ne düşünüyor bilmiyorum ama herhalde bize “dış mihraklar”dan, “faiz lobisi”nden veya “amacı ve maksadı belli bazı odaklar”dan bahsetmeyecektir. Bu akılcı bir açıklama olmaz. Öte taraftan, Ekonomi Bakanı’nın iktidar partisini sorumlu tutacağını da sanmıyorum. Sonuç olarak, kendisi bu partinin bir üyesi. Büyük bir ihtimalle bize “bu böyle olmuyor” demeye çalışıyor, belki de örtük bir şekilde “bu şekilde olmaz, Başkanlık sistemi lazım” demeye çalışıyor. Zaten biliyorsunuz Cumhurbaşkanı’nın açıklamaları da bu yönde. “Giydiğimiz gömlek bize dar geliyor” diyor! (Radikal, 31.3.2015) Ama takdir edersiniz ki, 13 yıldır iktidarda olan bir partinin kendi belirlediği 2023 hedeflerine ulaşmanın zor olduğundan şikâyet etmesi de biraz garip.

Seçim Beyannamesinde Başkanlık ve 2023 hedefleri

Peki, seçim beyannamesinde Zeybekci’nin açıklamalarının yarattığı kafa karışıklığını azaltacak bir şey var mı? Bakalım. Her ne kadar, iktidar partisi üyeleri bize bir adım daha ileriye gidebilmemiz için Başkanlık sistemine ihtiyaç duyduğumuzu söylese de seçim beyannamesi bu ruhu tam olarak yansıtmıyor. Doğru, beyannamede Başkanlık sistemi öneriliyor. Ancak hem Yeni Türkiye Sözleşmesi’nde hem de beyannamede asıl vurgu, Başkanlık sisteminde değil; demokrasi, temel haklar, özgürlükler ve hukukun üstünlüğünde. Bu demokrasi vurgusunda 2023 hedefleriyle ilgili önemli bir mesaj da var. Deniliyor ki, kalkınmanın ön şartı demokrasidir, hukukun üstünlüğüdür, özgürlüklerdir, şeffaflıktır; yani, kapsayıcı demokratik kurumlardır.

Özetle, beyannameyi okuyunca 2023 hedeflerine ulaşmakta neden zorlandığımız ortaya çıkıyor; kapsayıcı demokratik kurumlar olmadan 2023 hedeflerine ulaşmamız hayal oluyor.

Kapsayıcı demokratik kurumlar

Beyannamede kapsayıcı demokratik kurumlarla iktisadi büyüme ve kalkınma arasındaki ilişkiyi vurgulayan şöyle ifadeler var:

  • “Demokrasinin ileri seviyede, temel hakların garanti altında olduğu ülkelerde bilim zihniyeti ve yenilikçi üretim daha hızlı yeşermektedir” (sf.17)
  • “Demokrasi ve kalkınma birlikte yürüyen süreçlerdir. Demokrasi alanında atacağımız her adım, aynı zamanda kalkınmamıza da yeni bir soluk ve ivme kazandıracaktır.” (sf. 33)
  • “Hukukun sağladığı öngörülebilirlik ortamında belirsizliğin azalacağını, üretim ve yatırım kararlarının daha sağlıklı ve nitelikli bir şekilde alınacağını, böylece kalkınma sürecimizin hızlanacağını düşünüyoruz.” (sf. 38)
  • “Hukuk devleti, aynı zamanda nitelikli ve sürdürülebilir kalkınma için temel bir koşuldur. Hukukun sağladığı güvenceler ve öngörülebilirlik, iş ve yatırım ortamının geliştirilmesinde hayati bir öneme sahiptir.” (sf.41)
  • “Şeffaflık, adalet için olduğu kadar verimlilik için de gereklidir. Şeffaflık, kamu kaynak, imkân ve uygulamalarının kişisel menfaatler için kullanılmaması ve haksız rekabetin önlenmesi bakımından da önemli bir işleve sahiptir.” (sf.61)
  • “Sürdürülebilir bir ekonomik kalkınma için, ileri demokratik standartları ve evrensel hukuk normlarına dayalı olarak işleyen adil bir yargı düzenini esas aldık.” (sf.147)

Beyanname, Türkiye’nin 2023 hedeflerine ulaşabilmesi için kapsayıcı demokratik kurumlara ihtiyaç duyduğunu, demokrasi, hukukun üstünlüğü, özgürlükler ve şeffaflık olmadan orta gelir tuzağından çıkmanın ve kişi başına 25 bin dolar gelire ulaşmanın mümkün olmadığını anlamamızı sağlıyor. (Kişi başı 25 bin dolar gelir hedefinin beyannamede yer almamasını da buraya ilginç bir ayrıntı olarak not düşeyim.) Evet, Nihat Zeybekci’nin dediği gibi mevcut eğitim ve teknoloji seviyesiyle 2023 hedeflerine ulaşmak hayal. Ancak beyannameden anlaşılan o ki, eğitim ve teknoloji seviyesini yükseltip 2023 hedeflerine ulaşmanın yolu, kapsayıcı demokratik kurumlardan geçiyor.

İktidar Partisinin Karnesi

Tahmin edebileceğiniz gibi, Zeybekci’nin açıklamalarıyla karışan kafam, seçim beyannamesini okuyunca iyice karıştı. Bir tarafta şeffaflık paketini erteleyen iktidar partisi, diğer tarafta şeffaflık vurgusu yapan beyannamesi. Bir tarafta Türkiye’nin basın ve ifade özgürlüğü karnesini 13 yıldır düzeltmeyen iktidar, diğer tarafta bunların kalkınma için gerekli olduğunu söyleyen beyanname. Bir tarafta, güvenlik paketi ve internet yasası gibi özgürlükleri kısıtlayan düzenlemelere imza atan iktidar, diğer tarafta 2023 hedefleri için özgürlükleri şart koşan beyanname. Bir tarafta, özgürlük ve güvenlik dengesinin önemini vurgulayan beyanname, diğer tarafta bu dengeyi güvenlik lehine bozan iktidar. Bütün bunlar dikkate alınınca, insanın kafası karışıyor ve beyannamede söylenenlerin sadece seçim için verilmiş sözler olduğu hissiyatı oluşuyor.

Seçim

Her halükarda, Türkiye’nin önünde bir seçim var. Bu seçim sadece vatandaşların yapacağı bir seçim değil. Hem iktidar partisinin, hem de diğer partilerin demokrasi, hukukun üstünlüğü, özgürlükler ve şeffaflık konusunda tam olarak nerede duracağını seçmesi gerekiyor. Siyasi partiler ama özellikle de iktidar partisi, kapsayıcı demokratik kurumların tarafını seçmediği takdirde, Türkiye’nin kalkınma hayali gerçekten bir hayal olarak kalabilir. Yani, iktidar partisinin Yeni Türkiye Sözleşmesi’nin belirttiği “İnsan onuruna yakışır bir kültürel ve ekonomik gelişmişlik seviyesine” sahip olup olamayacağımızı yapılacak bu seçim belirleyecek.

Önümüzdeki seçim sürecinde iktidar partisinin diğerlerine göre bir avantajı var. Seçimlere kadar, bundan sonra nerede duracağını diğerlerine göre çok daha kolay gösterebilir. Örneğin, 1 Mayıs’ta yapılacak mitingler karşısında alacağı tavır bize nerede durduğunu gösterecektir. Ne demişler, ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.


Bu yazı 16.04.2015 tarihinde Business HT’de yayınlanmıştır.

Yaratıcılıkta yeni dönem!

Yaratıcılıkta yeni dönem!

Biliyorsunuz, kredi kartına taksitle cep telefonu satışı yasaklandı. Ama taksitle cep telefonu almak hala mümkün. En çok bilinen yöntem, telefonu GSM operatörlerinden taahhütlü sözleşme karşılığında satın alıp, telefonun parasını peyderpey ödemek. Ancak, daha yaratıcı yöntemler de var. Meraklısı için bunlardan bazılarını sıralayayım.

  • Diyelim ki 1000 TL’lik bir cep telefonu almak istiyorsunuz. Önce mağazadan 1000 TL’lik bir hediye kartı alıyorsunuz. Hediye kartlarına bir taksit sınırlaması getirilmediği için bu tutarı kredi kartınızla 9 taksitle ödeyebilirsiniz. Daha sonra da hediye kartınızı kullanarak almak istediğiniz cep telefonuna sahip olabilirsiniz.*
  • Cep telefonu almak istediğiniz mağazanın bir hediye kartı uygulaması yoksa, bankadan 1000 TL’lik bir kredi çekip, cep telefonunuzu bu şekilde satın alabilirsiniz.* Bazı bankalar istediğiniz bu krediyi verebilmek için, bazı mağazalardaki stantlarında veya şubelerinde sizi bekliyor olabilir.* Hatta hazır kredinizi süpermarket alış-verişi sırasında süt reyonunun yanından bile alabilirsiniz.*Bir kere krediyi aldıktan sonra artık hayalinizdeki cep telefonuna ulaşmanız kolay.
  • Hediye kartı bulamadınız veya gittiğiniz mağazada kredi yok mu? O zaman cep telefonunu kredi kartıyla tek çekimde satın aldıktan sonra, faturasını alıp bir bankaya gidebilir ve fatura karşılığı tüketici kredisi alıp, kredi kartı borcunuzu bu şekilde kapatmayı deneyebilirsiniz.*
  • Daha yaratıcı yöntemler de var. Örneğin, bazı esnafın cep telefonlarını, telefon kılıfının yanında hediye olarak verdiği söyleniyor.* Esnafın 1000 TL’ye sattığı telefon kılıfını kredi kartına taksitle satın alıp, yanında hediye olarak gelen cep telefonunu doya doya kullanabilirsiniz.
  • Bunlardan hiçbiri olmuyorsa, geleneksel yöntemleri deneyebilirsiniz. Mesela, cep telefonunu senetle satın alıp, ödemesini (faiziyle) taksit taksit yapabilirsiniz. Ya da nakit sıkıntısı çekmeyen bir arkadaşınızdan borç alıp, borcunuzu (faiziyle) yine taksit taksit ödeyebilirsiniz.
  • Taksitle cep telefonu satın almak için kullanılabilecek yöntemler bunlarla sınırlı değil tabii. Örneğin, cep telefonu satan esnaf ile bu esnafın nevresim satan eniştesi anlaşabilir, size kredi kartına 9 taksitle nevresim satmış gibi işlem yapıp, cep telefonunu taksitle almanızı sağlayabilir. (Eskiden, POS makinesi olmayan esnaf, kredi kartıyla alış-veriş yapmak isteyen müşterileri geri çevirmemek için bu yöntemi kullanıyordu.)

Gördüğünüz gibi, hükümetin taksitle alış-verişi engellemek için yaptığı tüm düzenlemelere rağmen perakendeciler ve tüketiciler kafa kafaya vermiş,cep telefonlarını taksitlendirmek için envaiçeşit yöntem düşünmeye başlamış. Kredi kartı düzenlemelerinden etkilenenler sadece cep telefonu satanlar değil.Başka meslek erbabı da, mesela kuyumcular da kredi kartına taksitle altın satışı yasaklandığı için bu düzenlemelere karşı çıkıyor. Haberler göre bazı kuyumcular,isyan edip POS cihazlarını bankalara iade etmeye başlamışlar*, diğerleri ise taksit kısıtlamasına karşı sokağa dökülerek ayaklanmışlar.* Şimdi, bu ahval ve şerâit içinde dahi, ekonomi politikasını yönetenlerin vazifesi, bu politikaları uygulamaya devam etmek midir? Yoksa, bu politikaların temelde bir şeyleri ıskaladığını düşünmeleri gerekir mi?

Ekonomi politikası özünde bireylerin davranışlarını şekillendirme sanatıdır. Yakın geçmişteki iki politika örneğini düşünün: Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) ve kredi kartı kullanımına getirilen kısıtlamalar. BES politikası, tasarruflara %25’lik devlet katısı vererek tasarrufu özendirmeyi amaçlıyor. Kredi kartı düzenlemesi ise, borçlanmayı zorlaştırarak (işlem maliyetlerini arttırarak) vatandaşın ayağını yorganına göre uzatmasını sağlamaya çalışıyor. Her iki politika da istikrarlı bir iktisadi büyümeyi ve cari açığın azaltılmasını amaçlayan makroekonomik politikalarla yakından ilişkili.

Özetle, BES ve kredi kartı düzenlemeleri, yurt içi tasarrufları arttırmayı, harcamaları ama özellikle de yurt dışından gelen mallara yapılan harcamaları azaltmayı amaçlıyor. Böylece yurtiçi yatırımları yurtiçi tasarruflarla finanse etmeyi, dış borçlanmayı ve cari açığı azaltmayı ve uzun vadede istikrarlı bir büyüme sağlamayı hedefliyor. Bu akıl yürütme bir şekilde iktisat teorisine dayanıyor tabii ama iki temel hatası var. Birincisi,büyümenin en önemli kaynaklarının tasarruflar ve yatırım olduğunu varsayıyor. İkincisi, pek çok aksaklığın olduğu bir ekonomide, aksaklıklardan sadece birine veya birkaçına odaklanarak temel sorunların çözülebileceğini varsayıyor. Bu varsayımların doğru olmadığını biliyoruz.

İktisat teorisi bize diyor ki, uzun dönemli büyümenin temel kaynağı teknolojik ilerleme ve üretkenlik artışlarıdır; sadece tasarruf ve yatırımla bir yere kadar büyüyebilirsiniz. Özellikle de yatırımlarınızın çoğu inşaat sektörüne odaklanıyorsa! Yine iktisat teorisi bize diyor ki, teknolojik ilerleme için eğitimli bir işgücüne ihtiyaç vardır ama bu yetmez. Buna ek olarak, yenilikçi girişimcilerin yatırım yapmaya heveslenecekleri bir ortama da gerek vardır. Böyle bir ortamı tanımlayan ifadeler de şöyle sıralanabilir: “fikri ve sınai mülkiyet hakları”, “hukukun üstünlüğü”, “özgür bir iktisadi ortam” ve bunlarla çok yakından ilişkili olan “demokratik kurumlar” ve “özgür basın”… Yani diyor ki, ekonomi politikasının önemli bir ayağı, iktisadi faaliyetlerin gerçekleştiği ortamı yenilikçi yatırımcılar için güvenli hale getirmek ve üretken faaliyetleri teşvik etmektir.

İşte herkesin hem fikir olup da “yapısal reformlar lazım” dedikten sonra belki de söylemeye çekindiği şey şudur:Ekonominin ihtiyaç duyduğu yapısal reformların çoğu, iktisadi reformlar değil; üretken iktisadi faaliyetleri teşvik eden siyasal reformlardır! Üretken iktisadi faaliyetleri teşvik eden bir iktisadi ortamın olmadığı – pek çok aksaklığın olduğu – bir yerde, tekil sorunları çözmek için üretilen politika araçları, istenen sonuçları vermeyebilir, hatta amaçlanmayan ve istenmeyen pek çok sonuç ortaya çıkarabilir.

Kredi kartına taksit sınırlaması gibi yapısal sorunlara odaklanmayan politikaların, istenen sonuçları verip vermeyeceğini veya ne kadar etkili olacaklarını henüz bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey,bu tür politikaların “yaratıcılığımızı” körüklediği ve teşvik ettiği. Ne var ki, bizim ihtiyacımız olan yaratıcılık, artık, 1990’lardan günümüze anlatılagelen, ankesörlü telefonla bedavaya konuşmak için buzdan jeton yapan insanların hikâyelerinde karşılaştıklarımızın çok ilerisinde… Artık, buzdan jeton yapmayı veya jetona ip bağlamayı falan aşıp, üretken faaliyetleri arttıracak türden bir yaratıcılığı teşvik etmemiz gerekiyor.

Başka ülkelerin vatandaşları enerji ve zekâlarını yeni cep telefonları ve mobil uygulamalar geliştirmek için kullanırken, bizim enerjimizi ve zekâmızı, hangi malın kaç taksitle satılacağını belirlemek veya kredi kartına taksit sınırlamasının etrafından dolaşmak için kullanmamız manidar değilse, nedir? Siz söyleyin!

Bu yazı daha önce (19.2.2014) TEPAV Blog’da yayınlanmıştır!

2023’te 25 BİN DOLAR GELİR HAYAL Mİ?

2023’te 25 BİN DOLAR GELİR HAYAL Mİ?

Hayal Değil, Ama…

Arada kesintiler olmuş olsa da 1980’lerden beri Türkiye ekonomisi büyük bir yapısal değişimle birlikte büyüdü. 1975 yılında kişi başına gelirimiz (cari fiyatlarla) 1.500 dolardı, bugün ise yaklaşık 10.500 dolar. 2023 hedefleriyle iktisadi büyümenin sürdürülmesi amaçlanıyor. Peki, daha fazla büyüyerek Türkiye’de yaşayanları gerçekten zenginleştirebilecek miyiz? Refahlarını, yaşam standartlarını iyileştirebilecek miyiz? Büyümenin her zaman kalkınmaya yol açmayabileceğinin farkında mıyız? 2023 hedefleri, özünde Türkiye’yi gelişmiş ekonomiler ligine sokmayı amaçlıyor. Bu amaca ulaşabilmek için iktisadi politikaların tek başına yeterli olmayacağını unutmamamız gerekiyor. 1980’lerden bugüne izlenen politikalardan farklı olarak, Türkiye’de yaşayanların refahlarını, özgürlüklerini, sağlıklarını, eğitimlerini iyileştirmeye, fırsat eşitliğini sağlamaya ve bunlar için gerekli sosyal ve siyasal reformları yapmaya ihtiyacımız var.

Kişi başına 10 bin dolar gelire ulaşmamızı sağlayan, nüfusu köyden kente, istihdamı ise tarımdan imalata kaydırmayı başaran iktisat politikalarıydı. Bu politikalarla ulaşılabilecek büyümenin sınırına ulaştık. 2023’te 25 bin dolar gelire ulaşabilmek ve gelişmiş ülkeler ligine katılabilmek için farklı politikalara ihtiyacımız var…

Değerlendirme notunu aşağıdaki bağlantıyı kullanarak indirebilirsiniz.


pdf Aydınonat, N.E. (2012) “2023’te 25 Bin Dolar Gelir Hayal Değil Ama…”, Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV) Değerlendirme Notu, N201245