Bonobo Çözümü

Bonobo Çözümü

Mülkiyeliler Birliği Dergisi, 250-8, 2006

Şimdi bütün erkek çocukları ve erkekle yatmış kadınları öldürün. Yalnız erkekle yatmamış genç kızları kendiniz için sağ bırakın.” (Eski Ahit) [1]


Rıfat şehrin güney yakasında arkadaşlarıyla birlikte mutlu bir yaşam sürmekteydi. Tek derdi grubundaki dişilerle cima edip olabildiğince çok çocuk sahibi olmaktı. Bu gayesi esasta manasız olan hayatına az da olsa bir mana veriyordu; tek amacı soyunun devamını sağlamak, ölümlü bedeninden geriye onun özelliklerini gelecek çağlara taşıyacak genleri bırakmaktı. Grubun en çekici ve kuvvetli erkeği olduğu için de bu konuda pek sorun yaşadığı söylenemezdi. Diğer erkekler durumu kabullenmişlerdi.

Günlerden bir gün Rıfat, arkadaşlarıyla birlikte, erzak almak amacıyla şehrin kuzey yakasına doğru gitti. Ne var ki, şehrin bu yakasında hâkimiyeti ele geçirmiş olan Tarık ve çetesinden haberdar değildi. Tarık en az Rıfat kadar çekici ve kuvvetli erkekti. Bu iki yiğit o gün karşılaştılar.

Karşılaşmaları pek barışçıl olmamıştı. Tarık önce Rıfat’ı hakladı, sonra da arkadaşlarıyla birlikte Rıfat’ın grubundaki bütün çocukları ve hamile kadınları öldürdü; geriye kalan diğer dişileri kendine sakladı.

Rıfat ve soyunun ölümünden yaklaşık on dakika sonra, hayat sanki hiçbir şey olmamış gibi devam etmeye başlamıştı.

Şiddet (evrimsel) kuzenlerimiz olan şempanzelerin hayatının bir parçası. Özellikle erkek şempanzeler için güç önemli. Güçlü olduklarını göstererek ve gruptaki baskın erkek konumunu elde ederek daha çok dişiyle cima etme şansını yakalayabiliyorlar. Şiddet onlar için gelecek neslin gen havuzunda yer alma oyununun bir parçası. Nadiren de olsa bir grup şempanze diğer bir grup şempanzeye karşı şiddet uygulayabiliyor.[2] Bu şiddetin şekli şaşırtıcı bir şekilde bizim soykırım dediğimiz şeye benziyor (aslına bakarsanız onun az gelişmiş versiyonu). Erkekler ve çocuklar öldürülürken, kuvvetli olan şempanze grubunun lideri diğer grubun dişilerini kendisine saklıyor. Bunu yaparken doğaya hizmet ediyor. Sadece ve sadece en kuvvetli olanın genleri gelecek nesillere aktarılıyor. Diğer gruptaki çocukların öldürülmesi de bununla bağlantılı olarak güçsüz olanın genlerinin elenmesini ve güçsüz soyun kurutulmasını amaçlıyor. Şiddet doğal seçim sürecinde bir araç…

Evrim teorisinin kaba bir yorumuna göre insanlar dâhil tüm canlılar genleri tarafından yönetilen robotlardır. Yine bu yaklaşıma göre genlerin amacı ise bir sonraki nesil robotları yöneten baskın gen olmak, gen havuzundaki sayılarını arttırmaktır.[3] Eğer bu teori doğruysa, hayvanlar âleminde gözlemlenen tür içi şiddet eylemleri de bu “robotlar”ı yöneten güçlü genlerin, güçsüz genlerin soyuna kibrit suyu ekmesi olarak da yorumlanabilir. Bu bağamda hayvanlar âleminde soykırım sadece ve sadece türün geleceğini “düşünen” “robot”ların muharebesi olarak görülebilir. Kuvvetli şempanze (Tarık), diğer bir gruptaki lider erkek şempanzeyi (Rıfat’ı) ve onun çocuklarını öldürür, “çünkü” kendi genlerinin üstünlüğü için savaşan bir katil “robot”tur ve başkalarının genlerini taşıyan çocuklara tahammülü yoktur. Aynı sebeplerle, bu “robot” geriye kalan dişileri ise kendine saklamayı ihmal etmez.

Hepimizin bildiği gibi insan adlı hayvanın vahşeti karşısında şempanzelerin esamisi okunmaz. İnsanlar şempanzelere kıyaslandığında organize savaş ve planlı saldırı kabiliyetleri olan ölüm makineleri olarak görülebilir. Hatta insan o kadar acayip bir varlık ki, zaman zaman, şempanzelerin şiddet eylemlerini göstererek, kendi şiddetini gerekçelendirmiş. Sosyal Darwinist olarak adlandırabileceğimiz bu savunma, aşağı ırkların ve güçsüz olanların yok olmasının sakıncalı olmadığını iddia ediyor. Kısaca insanoğlu aklını kullanarak vahşetini gerekçelendirirken, aşağılayıp durduğu şempanzeleri de bu işe alet etmiş. Bu ne biçim bir akılsa artık, başkalarının soyunu temizlerken insanlığın iyiliğini düşünmüş!

Şimdi, dünya tarihine ve günümüzde olup bitenlere bakıyorum, olan bitene, kesip biçene baktığımızda varlıkbilimsel sorunlar ortaya çıkmıyor. Olayların neden o şekilde birbiri ardına seyrettiğini az çok anlıyoruz. Nedensellik örgüsünde çok büyük problemler yok; yani, olup biten fizik kurallarına uygun. Ne var ki, bunların hepsinin oluyor ve bir türlü bitmiyor olmasına, bir şekilde bunları yapanların, insanları acımasızca öldürenlerin, yine insanlar olmasına akıl sır erdiremiyorum. Hani, kardeşim, insan en süper hayvan çeşidiydi; harika bir varlıktı; buharlı gemiyi falan bulmuştu; interneti bile akıl etmiş olan en en en akıllı hayvandı? Eğer insan gerçekten en gelişmiş hayvansa ve bunca akla ve zekâya rağmen halen kendi türünün bireylerini acımasızca katletmeye devam ediyorsa, benim bu süper zeki hayvana soracağım tek bir soru var: Yahu, nasıl oluyor da oluyor, be kardeşim yahu?

Uzun süredir araştırıyorum, insan vahşetinin kaynağı ile ilgili sorunun doğru dürüst bir cevabı yok. Hani Temel, süper bilgisayara “ne var ne yok?” diye sormuş da bilgisayar kilitlenmiş ya, işte biz de “nasıl oluyor da insanlar insanları bu kadar acımasız bir şekilde katledebiliyorlar?” diye sorulunca kilitleniyoruz. ‘Mavi ekran veriyoruz’. Bu soruya verecek bir cevabımız yok, ama ışığın hızını sorun söyleyelim; ya da Mars’a uydu-kent (Marshattan!) kurun deyin, yapalım. Yeter ki “neden tarih güzelliklerle değil de insan kanı ile yazılmış?” diye sormayın… Ama gerçekten de merak etmiyor musunuz, neden bütün ülkelerin şanlı tarihlerini kahraman evlatlarının kanlarıyla yazmış olduğunu? En matah varlık, en süper hayvan, barışçıl bir strateji geliştirememiş de ondan.

Halbuki, alternatif var oluş biçimleri var. İnsan bunlardan en barışçıl olanını hala akıl edememiş. Pekiyi akıl eden türler var mı? Var. Size barış ve hayat anlayışı konusunda insanlara örnek olacak bir hayvandan, bonobodan bahsedeceğim. Ama biraz sonra… [4]

Şiddet ve İnanç

Savaşta ve dahi kavgada ve dövüşte haksız taraf yoktur, herkes kendisine göre bir biçimde haklıdır. Milletler, uluslar, kabileler ve diğer tüm organize topluluklar bir savaşın tarafı haline gelme durumunu o kadar şaşırtıcı bir güzellikte gerekçelendirirler ki tarihçiler geçmişte kimin haklı olduğuna bir türlü karar veremezler. Üstüne üstlük geçmişteki “kan davaları” çoğu zaman bugünü de etkilediğinden dünya tarihi muammalarla doludur. Özetle, şiddeti gönül rahatlığı ile uygulayabilmek için bir şeylere körü körüne inanmak yeterli değilse de gerekli koşudur. Örneğin, inanılması güç olsa da Naziler ciddi olarak üstün ırk olduklarına inanıyorlardı. Afrika’ya ve Amerika’ya giden Avrupalılar oradaki yerlilerin ilkel ve aşağı ırk olduğuna gönülden inanıyorlardı. Çünkü tanrı bu ırkları lanetlemişti!

Irkların ortaya çıkışıyla ilgili efsane odur ki, Nuh peygamber bir gün fazla şarap içip gevşemiş ve yatağına anadan üryan girip uyuyakalmış. O sıralarda oradan geçmekte olan oğlu Ham babasının çadırına girdiğinde babasını mahrem yerleri açıkta görmüş ve gülerek dışarı çıkıp bunu kardeşlerine anlatmış. Kardeşleri ise Ham’ı ayıplayarak gidip, başları başka yöne baktığı halde babalarının üstünü örtmüşler. Nuh uyandığında Ham’ın işlediği günahı öğrenmiş ve Ham’ın oğlu Kenan’ı (Canaan) “kölelerin kölesi” olmak üzere lanetlemiş. İşte İncil’de anlatılan bu kısa hikâye söylencelerle de desteklenince, ortaya lanetli Kenan’ın renginin karartıldığına ve bu bağlamda Afrikalı zencilerin aşağı ırk (ve köle) olduğuna dair bir inanış çıkmış. Ne var ki, bu inanış, gerçeklerle pek desteklenmediği için tarih boyunca gerçeklere biraz olsun uydurulabilmek için çeşitli şekillerde değiştirilmiş. Bu ironik ve karmakarışık İncil yorumlarının kısa ve eksik (ama yanlış değil) genel çatısı şöyle sunulabilir: [5]

Hıristiyanlar ilk başta tüm koyu tenlilerin lanetlenmiş olduğuna ve Ham’ın soyundan geldiklerine inanırlarmış. Ancak, bilim sevdalısı Napolyon, Mısır seferine yanında bilim adamları da götürünce Avrupalılar bir anda aşağı sandıkları ırkın (Ham soyundan gelen koyu tenli insanların) kendi uygarlıklarının da temelini atan insanlar olduğunu öğrenmiş ve birden Nuh’un doğrudan Ham’ı değil, Ham’ın üç oğlundan biri olan Kenan’ı lanetlediğini hatırlayıvermişler. Böylece daha önce aşağı ırk olan Ham’ın soyu artık uygar ve gelişmiş bir ırk olarak anılmaya başlamış. Ancak lanetlenmiş bir ırkın var olduğuna dair inanç yüzünden Afrika’nın “Negro”ları aşağı ırk damgasını yemekten paçayı kurtaramamış. Peki, Avrupalılar koyu tenlilerden hangisinin Negro (ya da Kenan soyundan lanetlenmiş kimse) hangisinin Ham soyundan olduğuna nasıl karar vermişler dersiniz? Çok kolay! Gördükleri ve daha gelişmiş olduğunu düşündükleri toplulukların lanetlenmiş olmadığını, daha az gelişmiş olanların ise lanetli köleler olduğunu düşünerek. Bu noktalarda ırkların ortaya çıkışı, göçü, yaşadıkları yerler vesaire gibi meseleler iyice birbirine girdiğinden, artık Ham soyu da Avrupalılara benzeyen, gelişmiş ama bir şekilde (!) kararmış bir ırk olarak resmedilmeye başlanmış. Pek tabii Ari ırk, bembeyaz popolu muhteşem ırk, tek saf ırk olarak bu hikâyede de yerini almış.

Bu inanışların yol açtığı sonuçlardan bir ikisini çok iyi biliyoruz ancak bir tanesi var ki inancın, yanlış bilginin toplumları nasıl zehirleyebileceğini çok güzel anlatıyor bizlere. Olay Ruanda’da geçiyor. Şaşkın Belçikalılar orayı Almanlardan devraldıklarında iki grup insan görüyorlar. Hayvancılıkla uğraşan Tutsiler ve tarımla uğraşan Hutular. Şöyle bir bakıp Tutsilerin Hutulardan daha gelişmiş olduğuna kanaat getirince Tutsilerin muhtemelen Ham’ın soyundan geldiklerini ve gelişmiş bir ırk olduklarını; Hutuların ise işte o lanetli kölelerden olduklarını düşünüyorlar. Düşünmekle de kalmayıp herkesin hangi ırka mensup olduğunu kimlik kartlarına işliyorlar. Böylece politik-ekonomik kimlikler olan ‘Hutuluk’ ve ‘Tutsilik’i ırksal kimliklere çeviriyorlar. Tüm bunlara tuz biber olsun diye de Tutsilere uygun gördükleri gelişmiş okullarda onlara Ham soyundan geldiklerini ve Hutulardan üstün olduklarını öğretiyorlar. Ne yazık ki, böyle hikâyelere inanmak çok kolay olduğu için Tutsiler de bunu yutuyorlar. Hutular’a ise hizmetçilere layık bir eğitim veriliyor ve aşağı ırk oldukları köleliğe layık oldukları kafalarına kakılıyor.

1900’lerin başlarında atılan bu tohumlar 1994 yılında iyice yeşeriyor ve Tutsilerin, Ham soyundan geldiklerine dair hikâyeleri dinledikleri kiliseler, yıllar sonra onlara mezar oluyor: Yaklaşık olarak 1 milyon Tutsi, Hutular tarafından katlediliyor. Dikkat edin, Hutu askerleri Tutsileri öldürdü demiyorum; Hutular topluca Tutsileri katletti diyorum. Temelde anlaşılması güç olan, bu topluca başka bir topluluğu katletme eylemi, temelde ekonomik ve politik kimlikler olan Hutu ve Tutsi kimliklerinin Belçikalılarca ırka dair kimlikler haline getirilmesine dair bilgiyi edindiğimizde ve Hutuların nefretinin sadece aşağılanmalarına değil Tutsileri Avrupalı sömürgecilerle özdeşleştirmelerine de bağlı olduğunu görünce biraz olsun anlaşılabiliyor.[6]

1994 yılında Tutsiler’in Hutulardan daha üstün bir ırk olmadığı genel kanısını geliştiren Avrupa ve ABD, belki de yıllarca Hutulara çektirdikleri acıların intikamının alınıyor olmasına göz yummak istemişti. Ne var ki, tüm olanlara bakmamaya çalışıp, üstünü örtmeye çalışarak daha büyük bir yanlış yaptılar. Doğru olan çadıra girip çıplak gerçeklere bakmak ve gerçeklerin üstünü örtmek yerine öngördükleri felaketi engellemekti. Kimse bu kadarcık “insanlık” gösteremedi. Binlerce kişinin kamalarla parçalanarak ölmesine izin verdiler.[7]

Orada, çok uzakta, 1 milyon insan kamalarla parçalanarak öldürülüp, tecavüze uğrarken biz üniversitede sınavlara hazırlanıyor, Marx okuyup, basketbol, bilardo oynuyor ve varsa sevgilimizle dudak dudağa şen şakrak nidalarla pizza yiyor, fingirdeşiyorduk. Hobilerimiz arasında gezmek, sinemaya gitmek ve en çok da karşı cinse kur yapmak vardı. Muhtemelen sizin de o sıralarda yapacak önemli bir şeyleriniz vardı. Ruanda’daki ve dünyanın diğer kısımlarındaki ölümlere ağlayamayacak kadar “meşguldük” biz. İnsan insanı katlederken, biz, bırakın bunu engelleyecek bir şey yapmayı ağlayamadık bile. Şimdi de benzer şeylere seyirci kalıyoruz. Pekiyi, o zaman, söyler misiniz bana, arkadaşları kurban edilirken saf saf bakan (ve sıranın onlara da geleceğini akıllarına bile getirmeyen) koyunlardan ne farkımız var?

Almanlar, Yahudi katliamının bir provası olarak Namibya’da 65 bin Herero’yu katlederken, [8] İspanyollar Amerika yerlilerine kurşun sıkarken hep bir şeylere inanıyor, hep kandırılıyor ve kendilerini kandırıyorlardı. Yerlilerin “yamyam” olduğuna, insan sayılamayacaklarına, lanetlenmiş olduklarına dair söylentiler ve inanışlar, kendilerine “insan” diyenlerin insanlıktan çıkmasına yetti. Sanırım size günlük hayatımızda da inançlarımıza yenilerek ne kadar çok saçmalayabildiğimizi hatırlatmama gerek yok: İsterseniz bazı fanatik futbol taraftarlarının hareketlerine, töre cinayetlerine, “bana nasıl yan bakarsın” bıçaklamalarına, ego çarpışması sonucunda ortaya çıkan şiddetli geçimsizliklere bakabilirsiniz. Ya da Orhan Pamuk davası öncesinde aklı yerine yumruk ve tekmeleriyle dava kazanmaya çalışan beyefendilere bakabilirsiniz. Nereye bakarsanız bakın şiddeti inançla el ele göreceksiniz.

Özetle, genel olarak dünya tarihi, öldürmenin tarihi olduğu kadar, ölüme ve öldürmeye itilen insanların kandırılışının ve bazen de kendi kendilerini kandırışlarının tarihidir. Kandırılabilmenin ön koşulu ise tüm bu olanların nasıl olduğu konusunda fazla kafa yormamamızdır. Misal, ben, bir savaş filmi seyrederken “acaba bunlar niye savaşıyor?” diye düşünenlerin sayısının çok düşük olduğunu düşünüyorum. Ne de olsa kuzey doğudaki ikmal noktasını imha etmek gayet güzel bir neden, öyle değil mi?

Yoksa siz tarih kitaplarının savaş ve antlaşmalarla dolu olmasını bir tesadüf mü sanıyordunuz?

Cinnet?

Savaşların nasıl başladığı dini, tarihsel veya kişisel sebeplerle, oldukça akla yatkın bir şekilde açıklanabiliyor olsa da savaşta olup bitenleri, insanların insanları bıçakladığı, parçaladığı, yara bere içinde yerlerde sürüklediği; kafaların uçtuğu, kanların göl olup aktığı sahneleri açıklamak o kadar da kolay değildir. Savaşı gerekçelendirmeyi gayet iyi başaran insanoğlunun savaşırken içinde bulunduğu psikolojik durumu sadece vatanseverlik, kahramanlık gibi kavramlarla açıklamak neyleyeyim ki mümkün değildir. Bunlar açıklamanın sadece bir kısmını oluşturur, geri kalanına ise “cinnet” deriz. Ne var ki, bu cinnet açıklaması da kendi gerçeklerimizden kaçışın yoğun otobanlarından biridir.

Yaptığı işe gönülden inanmak tüm şiddet eylemlerinin (cinayet, intihar, savaş…) marş motorudur. Motor bir kere çalışmaya başlayınca neler olacağını kestirmek ise o kadar da kolay değildir. İnsanların kandırılıp ya da kendilerini kandırıp bir şey (değer?) uğruna savaşırken nasıl saçmalayabildiklerine dair yüzlerce örnek verilebilir. Hele bir de sözde haklı savaşlarda kontrolden çıkan askerlerin zevk ve huşu içinde işledikleri cinayetlerin hikâyelerini okursanız, işte o zaman trenin rayından çıktığını düşünüp, “bunlar kafayı yemiş” demeniz iyice kolaylaşır. Ancak bu türden olayları cinnet olarak nitelemek olanları çözmemizi engelleyecektir. Misal, sizce cinnet aşağıdaki örneğin neresinde saklı?

“Ahmet Qabazard, Iraklılar tarafından tutuklanan on dokuz yaşında bir Kuveytliydi. Iraklı bir subay, ailesine serbest bırakılacağını bildirdi. Tarifsiz sevinmişlerdi, güzel yemekler pişirildi, otomobil sesi duyulunca da kapıya çıktılar. Ahmed otomobilinden çıkarılınca kulaklarının, burnunun ve cinsel uzuvlarının kesilmiş olduğunu gördüler. Çıkarılmış gözlerini avuçlarında tutuyordu. Sonra Iraklılar onu vurdular, karnından ve başından. Annesine de oğlunun ölüsünü üç gün boyunca yerden kaldırmamasını söylediler.” [9]

Dikkat ederseniz burada basit bir şiddet eylemi yok. Burada şiddet “şaka” amaçlı kullanılmış ve bu kötü “şaka” açık bir şekilde planlanmış. Bu sebeple de bu olayın askerlerin cinnet geçirmesi sonucu ortaya çıktığını söylemek imkânsız. Evet, cinnet geçirenler var ama bunlar kesinlikle şakayı yapanlar değil, zavallı çocuğun ailesi…

Benzer bir şekilde, Vietnam’daki komutanlardan birinin, askerlerinin bir Vietnamlının cesedine güneş gözlüğü takıp, ağzına sigara, kafasına da bir miktar dışkı yerleştirdiklerini gördüğünde verdiği şu tepki de bana hiç cinnetle bağlantılı gözükmüyor:

“Çok kızmış gibi yaptım […] Ama öfkeye kapılmış değildim. Yüzümde subay ifadesiyle baktım ama içimden gülümsüyordum. Güldüm çünkü […] cinsellik, dışkı ve ölüm arasında kurulan bu müstehcen bağı bilinçaltımda beğenmiştim; aynı zamanda onun […] ölmüş, benimse […] yaşıyor olduğumu coşkuyla fark etmiştim.” [10]

Özellikle savaş sırasında toplu ve savaşın amaçlarından bağımsız şiddet eylemlerinin ortaya çıktığı bilinen bir gerçek olmasına rağmen bir şekilde böyle şeylerin normal dışı (cinnet durumu) olduğunu düşünmeye çalışırız. [11] Ama “cinnet” geçirenlerin çokluğu (misal, bkz. Raunda katliamı) ve özellikle de savaş ortamında bu olayların oldukça doğal karşılanması, bizi cinnet açıklamasının yanıltıcı olduğunu düşünmeye itmeli. Birçok kitap şiddetten ve vahşetten alınan ‘normal’ zevklerin dökümünü yapmıştır. [12] Genel kanı insanın bir kere öldürdüğünde bu işe oldukça kolay uyum sağladığı yönündedir. Bu raporlar ve düşünceler her insanın uygun şartlar altında öldürmekten zevk alır hale gelebileceğini gösterdiği için dehşet vericidir. Alışık olduğumuz açıklamalar cinnetin tezahürünü betimler; çünkü olanları cinnet olarak tanımlamak gerçeklerden kaçmamıza yardımcı olur. (Hatırlayın, yıllar yılı namus meselesi yüzünden cinnet geçirip karılarını, kızlarını öldüren adamları affedip durmadık mı?) Cinnet şiddetin bahanesi olamaz!

İnsan ve Şiddete Yatkın Doğası

Savaş sırasında savaşla ilgisi olmayan hal ve tavırların, amaçsız şiddet eylemlerinin mümkün olduğunu maalesef ABD’nin Irak’ı işgali sayesinde her gün görebilmekteyiz. Geçmişteki örnekleri toplamaya kalksak ciltler dolusu kitap yazmak gerekir. [13] Ama ne yazıktır ki, insanoğlu ne geçmişte ne de bugün içinde bulunduğu hal ve durum hakkında pek fazla düşünmemiş, cennete sığınamadığı hallerde cinnete sığınmış. Buna rağmen yapılan az sayıda çalışma bize doğamız hakkında dehşet verici şeyler söylüyor.

İnsanın ne kadar kolay yoldan çıkabileceğini gösteren çalışmalardan en ünlüsü Milgram Deneyi olarak bilinen sosyal psikoloji deneyi. Özetle, bu deneyde, deneklere ‘cezalandırmanın öğrenme üzerindeki etkisi’ ile ilgili bir deney yapıldığı söyleniyor ve denekler sözcük çiftlerini ezberlemesi istenen başka bir deneğe yanlış yaptıkça elektrik vermek üzere görevlendiriliyorlar. Pek tabii ki deneklerin bilmediği bir şey var: sözcük çiftlerini ezberlemekle yükümlü kişi deneyi yapan S. Milgram’ın asistanı. Asistan sadece rol yapıyor ve elektriğe bağlı değil. Deneyin sonucu ise şu: deneklerin % 65’i ezberleme işinde başarısız olduğu görüntüsünü çizen ve elektrik miktarı arttırıldıkça kendini duvardan duvara atıp yalvaran ve üstüne üstlük kalbinden rahatsız olduğunu da söyleyen asistana verdikleri elektriği kademeli olarak 450 volta kadar çıkarıyorlar. Hem de 450 volt elektriğin bir insanı öldüreceğini bile bile. [14] Bu konuda yapılmış bir başka önemli deney, Stanford Hapishane Deneyi olarak biliniyor. [15] Bu deneyde bir gazete ilanıyla belirli ücret karşılığında deney için toplanan “normal” insanlar rasgele mahkûm ve gardiyan olarak seçiliyorlar ve onlardan bu rolleri icra etmeleri bekleniyor. Deneyde olanlar ABD askerilerinin Irak hapishanelerinde Iraklılara yaptıklarından çok farklı değil. Sonuç: Normal insanlar (normal gibi görünenler değil!) tereddütsüz olarak şiddet uygulayabiliyorlar. Yeter ki o an için ‘görev’, ‘emir’ ve ‘intikam’ gibi bir gerekçeleri olsun

Tüm bu veriler ışığında insanın vahşi bir hayvan olduğu sonucuna varmak pek zor değil. Sokakta durup dururken çıkan kavgalar, onun bunu, bunun şunu vurması, dövmesi, tartaklaması ve şiddetin hayatın her yerinde olması bunu gösteriyor. Ne var ki, insanın şiddete yatkınlığı ve bunun sonuçlarının boyutları hakkında düşünen insan sayısı çok az.

Araştırmacılar, bilim adamları az da olsa şiddetin doğasıyla ilgilenmiş. Ne var ki, bizler bu meseleyi gündemimize taşımamışız hiç. Bunun nedeni Homo Sapiens Sapiens’in gündelik hayatının şiddetle ve onun sinyalleriyle bezenmiş olması. Gündelik hayatta sürekli bir kavga gürültü var. Ne var ki, gazetelerin üçüncü sayfa haberlerine bakmak bize bu konuda yeterli fikir vermiyor. Çünkü hepimizde “ben onlardan değilim” hissiyatı var. Söylemimiz başkalarının ne acayip ve kötü olduğu üzerine ama unutmamak gerekir ki diğerlerinin de, yani hakkında konuştuğumuz insanların da benzer bir söylemi var. Bize göre kötülükleri yapanlar, kavgaları çıkaranlar, hortumcular, ahlaksızlar vb. başkaları; başkalarına göre ise bizleriz. Aslında günlük hayatında şiddete başvuran insan sayısı o kadar fazla ki kimsenin diğerini suçlamaya hakkı yok. “Çok sinirlendirdi, dayanamadım vurdum”, “e o da tokadı hak etmişti artık” gibi sözleri çok kolay söyleyebiliyoruz. Gündelik hayatımızda da şiddeti gerekçelendirmekte hiç güçlük çekmiyoruz. Bu sebeple de şiddetin makro ölçekteki etkileri hakkında pek fazla düşünmüyoruz.

Bu tabloya bakınca, küresel ölçekteki şiddeti engelleyebilmenin ön koşulunun insanlığın şiddetin her türlüsüne karşı duyarlılığını arttırmak olduğu anlaşılıyor. İnsanoğluna doğasında olduğunu sandığı şiddetin bugünün koşullarında hiç de o kadar gerekli olmadığını ve gen havuzunda baskın grup olmanın artık bir anlamının kalmadığını en başından anlatmak gerek. Genlerin yönetimindeki bilinçsiz robotlar olduğumuzu kabul etmek istemediğimize göre, artık robotun kontrolünü ele alıp şiddete son vermenin yollarını düşünmeliyiz.

Hayvanlara atfettiği şiddetin ve vahşetin kat kat fazlasını sergilediğine göre, artık insanoğluna “hayvan gibi”, “hayvanlaşmak” gibi sözlerin değerinin kalmadığını, böyle giderse şiddet ve vahşet eylemlerine garkolan hayvanlar için ‘insan gibi vahşi’ sıfatını kullanmamız gerekeceğini hatırlatmak gerek. Bunları hatırlatmak için ise tüm öğrencilere şanlı tarih ve başarı hikâyeleri anlatmak yerine (ya da en azından buna ek olarak) insanlığın içine düştüğü bu acınası durumu göstermeliyiz. Ama maalesef bildiğim kadarıyla hiçbir ülkenin ilköğretim programında şiddetin tarihi diye bir ders yok. Üstüne üstlük din derslerinden bağımsız bir ahlak tartışması da hemen hemen hiçbir yerde yapılmıyor. Kimse şiddete duyarlı bir şekilde yetişmediği için de şiddete karşı şiddetle karşılık vermenin en doğal yol olduğu düşünülüyor.

– Bey, çocuk bugün yine dayak yemiş okulda.
– Evladım, neden bir tane de sen vurmuyorsun?
– Ay Hilmi, çocuğu şiddete yönlendirmesene!
– Senin yüzünden pısırık oldu bu çocuk, Aysel! Evladım senin elin armut mu topluyor? Niye karşılık vermiyorsun?

Kavga etmek yerine, keşke hep beraber armut toplasak, değil mi? (Armut insanı sakinleştirir; gazını alır, kan yapar, cinsel iştahı arttırır…)

Adalet Duygusu

Şiddete şiddetle karşılık verme isteğinin temelinde daha ilkel bir güdü var: şiddete karşılık verme. Şiddete şiddetle karşılık verilmesinin altında, kişinin içinde bulunduğu karmaşık kurumlar ağının, şiddete şiddetten başka bir şeyle karşılık vermeyi olanaksız kılması yatıyor. İçinde yaşadığımız toplumun resmi ve resmi olmayan tüm kuralları şiddete nasıl karşılık vereceğimizi az çok belirliyor. Kafanıza durup dururken taş atan birinden şikâyetçi olup onu adaletin eline mi teslim edersiniz, yoksa elinize bir taş alıp ana avrat düz giderek peşine mi düşersiniz? Bu soruya vereceğiniz yanıt nerede ve kimlerle yaşadığınıza bağlıdır.

Uzun saçlı olduğum dönemde, bir gece sadece ve sadece uzun saçlı olduğum için 5-6 kişinin saldırısına uğradım ve bunlardan birinden de okkalı bir yumruk yedim. (Daha fazla zarar görmemiş olmamın nedenleri “erkekliğin onda dokuzu kaçmaktır” adlı atasözümüzde gizlidir.) Her neyse, adalete güvenerek olay yerine polis çağırıp bu adamlardan şikâyetçi olmak istedim. Polis sadece bana yumruk atan kişiyi karakola götürebileceğini söyledi ve ben de uzun bir sürecin sonunda (hastane, adli tıp raporu vb.) bu kişiden şikâyetçi oldum. Ertesi gün danıştığım avukatlar ağız birliği etmişlercesine bana “bu davadan bir şey çıkmaz, hakim sizi mahkemeyi meşgul ediyorsunuz diye mahkemeden kovar” dediler. Adalete güvenim sarsıldı ve yurt dışına çıkmam gerektiği için davayı takip etmedim. Bu olay sokakta durup dururken birinin kafasını kırdığımızda (ki benim burnum da 3 gün rapor alacak kadar hasar görmüştü) başınıza bir şey gelmeyeceğinden neredeyse emin olabileceğinizi gösteriyor. Bu işin tek sakıncalı yanı şiddet uyguladığınız kişinin ertesi gün gelip sizin kafanızı kırması ya da kırdırtması olabilir… Demeye çalışıyorum ki şiddete şiddetle karşılık vermemek ve adalete güvenebilmek günlük hayatımızı oldukça iyileştirecektir. Bunun için hem kurumsal düzenlemeler hem de şiddete şiddetle karşılık vermemeyi alışkanlık haline getirmiş bireyler gerekiyor… (Bu arada, adamın bu olay sonrasında nasıl olup da 1 haftalık bir rapor aldığını hala anlayabilmiş değilim…)

Yani, ben yumruğu yedim ve bunun intikamını hukuk yoluyla almak istedim. Adamı mahkemelerde süründürecek ve mümkünse tazminat alacak, bu hıyarağasına (umarım bu yazıyı okuyordur) arkadaşlarıyla birlikte sokakta aklına estiği gibi yumruk savurmasının o kadar da kolay olmadığını gösterecektim. Daha dürüst olmak gerekirse, adalet istememin temel nedeni kesinlikle “bu adam başkalarına zarar vermesin” gibi erdemli bir istek değildi. Benim asıl istediğim bu adamın cezasını çekmesinden başka bir şey değildi. O gece bendeki adalet duygusu hınç ve intikamda filizlenmişti. Onun daha erdemli bir şekilde sunulup, rakı sofrasında dramatik söylevlere dönüşmesi daha sonraları oldu…

Sizin anlayacağınız adalet duygusunun temelinde hınç var! Bize yapılanın cezasını vermeyi istiyoruz. İntikam, hınç alma insanın en basit, en temel duyguları arasında. [16] Çoğu şiddet eyleminin temelinde de hınç ve intikam duyguları yatıyor. Daha da önemlisi bu duygular, ‘kan davası’ örneğinde olduğu gibi, şiddetin kendi kendini besleyen bir sürece dönüşmesine sebep oluyor. Ne var ki, hınç almanın, intikam almanın tek yolu şiddete başvurmak değil. Bana yumruk atan adamın iki üç kere mahkemeye taşınıp “pişmanım hakim bey” demesi beni tatmin edebilirdi, belki siz daha fazlasını isterdiniz ama sonuçta adalet sistemi bir yumruğun intikamını almamızda bize yardımcı olabilse, daha az kişi durup dururken yumruk atmayı düşünür ve ondan daha da az kişi bu yumruğa yumrukla karşılık verirdi. İntikam almak için ‘fiziksel şiddet’ ve ‘hukuk’tan başka seçenekler de var tabii: Misal, adalet sistemi çalışmıyorsa, size yumruk atan adamın lokantasına 10-15 tane yarma arkadaşınızı gönderip güzelce yemek yedikten sonra adama “bunları geçen gün attığın yumruğa say” diyerek hesabı ödemeden çıkmalarını isteyebilirsiniz. (Hayal âleminde yaşıyorum ben…) Yani, demeye çalışıyorum ki, illa intikam alacaksak aklımızı kullanıp daha barışçıl yöntemler geliştirmeliyiz. (Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik, bir de dönüp baktım ki bir arpa boyu yol gitmişiz…)

‘Görünmez El’in Tersi

Şiddetin tek hınç, intikam alma aracı olarak görülmesinin şiddetin kendi kendini besleyen bir süreç haline getirdiğini görmek için geçen yıla şöyle bir bakmak yeterli olacaktır. Nelson Mandela, “21. yüzyıl şiddetle damgalanmış bir yüzyıl olarak hatırlanacaktır” diyor. [17] 2005 yılında bu önermeyi yanlışlayacak bir gelişme olmadı. Ne var ki, hala birçok kişi, her yıl şiddet nedeniyle ölenlerin sayısının [18] hastalık, açlık ve kaza gibi nedenlerle ölenlerle kıyaslandığında çok da önemli olmadığı görüşünde. Gözden kaçırılan nokta ise şu: şiddetin etkileri ölümlerle sınırlı değil. Şiddetin her defasında geride bıraktığı acı, kin ve nefret sonucunda ortaya çıkan intikam isteği onun (şiddetin) kendi kendini beslemesini sağlıyor. Dahası, şiddet, toplumun sağlıklı bir şekilde gelişmesini sağlayacak kurumların oluşmasını ve varlığını sürdürmesini engelliyor. Böylece, gelecekte şiddete başvuranın kazanmasını kolaylaştırıyor; [19] şiddetle baş etmenin en etkin yolunun şiddet kullanmak haline gelmesine neden oluyor; ölümler, yaralanmalar, tecavüz ve gasplar kendi kendini besleyen bir sürecin ürünleri haline geliyor. Sizin anlayacağınız, görünmez elin sahibi bu kez elinin tersiyle okkalı bir tokat atıyor bizlere. [20]

2005 yılı bitti, Irak’ta 30 bin sivil ölmüş, dünyanın dört bir köşesinde terör ve savaş var, anneler-babalar çocuklarını, kocalar karılarını, kuvvetliler kuvvetsizleri ezmeye dövmeye, vurmaya, öldürmeye devam ediyor… Peki, neden? İnsanlar birlikte yaşamakta neden bu kadar güçlük çekiyorlar? Neden kavga edip birbirlerini öldürüyorlar? Cinayetler, katliamlar, soykırımlar, neden? Homo Sapiens Sapiens hangi evrimsel süreç ve mekanizmalar sonucunda dünya üzerindeki en vahşi hayvan (şeytan?) oluvermiş? Rahat mı batmış? Rahat rahat yolculuk etmek varken neden yanında oturanı kovmaya ya da erkekleri kesip, kadınların ırzına geçmeye kalkmış?

Bugüne kadar pek çok insan şiddeti, bunun insan doğasının bir parçası olduğunu söyleyerek gerekçelendirdi. Evet, şiddet insan doğasının bir parçası olabilir, ne var ki insanların uyguladığı şiddet doğa ile açıklanamayacak boyutlara ulaşmış durumda. Çünkü insanoğlu, en çok övündüğü aklını planlı/organize bir şekilde, erkek, kadın ve çocukları öldürüp bakire kızları kendine saklamak için kullanmış. Bu bize şempanzelerin davranışını hatırlatsa da doğada hiçbir hayvan kendi türünün bireylerini öldürmek için bu kadar çok plan yapmıyor. Demek ki, doğamızda “olan” vahşeti aklımızla bastırmak yerine, aklımızı kullanıp vahşette “göz kamaştırıcı” atılımlar yapmışız. Eğer kimse sormuyorsa, buyurun ben soruyorum: Neden aklını doğru dürüst işlere kullanmıyorsun a be eşek sıpası, a be Homo Sapiens soyu?

İnsanlar, insanları birçok nedenle, birçok gerekçeyle katlettiler. Önceleri sadece hayatta kalmak, sonraları daha başka topraklar ve yerlere hâkim olmak, daha da sonraları kutsal görevlerimizi yerine getirmek ve en sonunda da – bunların çok ikna edici olmadığını anlamış olacağız ki – hakkımızı savunmak için savaştığımızı iddia etmişiz. [21] Evet, belki insanoğlunun öldürmek için her zaman bir nedeni vardı, ancak savaşmak ya da başka bir biçimde birbirimizin soyuna kibrit suyu dökmek için nedenlerimizin bulunması, başka bir alternatif üretilmemiş olmasını affetmemize neden olmamalı. Öte taraftan, geçmişteki (ve günümüzdeki) çatışmaların pek çoğunun dünyevi ve maddi çıkar çatışmaları olduğu ve gerekçelerin genellikle bu çatışmalarda öldürecek ve ölecek insanları motive etmek için formüle edildiği düşünülürse, başka çözümler üretilmemiş olmasını anlamak kolaylaşırken, affetmek ise iyice güçleşir. Misal, Irak’ta 30 bin sivilin ölmesi gerçekten de terörle savaşmak için gerekli miydi? Pek tabii ki hayır, ama dünya toplu olarak bu “teröre karşı savaş” yemini yuttu; şimdi de bu yem herkesin gırtlağında kaldı ve öyle bir öğürme geldi ki sormayın…

Savaş ve şiddet karşısında naif bir palamudunkine benzer bir duruşum olduğunu düşünüyor olabilirsiniz. Haklısınız. Ama kanımca en güzel duruş da bu… Misal, ben, yazının girişinde Eski Ahit’ten yaptığım alıntıyı okuduğumda kendimi saf, naif, vur ensesine al lokmasını bir adam olarak görüyorum; çünkü dimağım kuruyor; yazılanları onlarca defa okumama rağmen “yok canım, hakikaten de bütün erkekleri, erkek çocukları ve erkekle yatmış kadınları öldürüp, geriye kalan kızları kendilerine saklamaları emredilmiş olamaz” diyorum…

Bonobo Çözümü

Konuyu bayağı bir dağıttık. Toparlayalım. Dedik ki:

Genlerinin yönetimindeki robotlar olan şempanzeler bazen (nadiren) tür içi şiddete başvurabiliyorlar. İnsanların da benzer robotlar olduğunu iddia edenler var ve hatta bazıları bu iddiayı şiddeti gerekçelendirmek için kullanıyorlar. Ne var ki, insanlardaki şiddet eylemleri robot teorisiyle açıklanamayacak kadar karmaşık. Şiddetin inanç ve intikam ile birlikte paketlenmiş olarak sunulması bu karmaşıklığı iyiden iyiye arttırıyor. Yine de neresinden bakarsak bakalım şiddet insanın doğasında olan bir şeymiş gibi görünüyor. Üstüne üstlük insanoğlu aklını hem şiddeti gerekçelendirmek hem de onu yaratıcı bir şekilde uygulamak için kullanmış.

Barış içinde yaşayabileceğimize dair pek fazla ümide sahip olmadığınızın farkındayım. Ancak, her zaman dediğim gibi, alternatif yaşam biçimleri mevcut ve barışı sağlayacak bir kafa yapısını tek tek her insanın aklına sokmak da bu sebeple mümkün olmalı. Tek sorunumuz şu: Bunun tam olarak nasıl olabileceğini bilmiyoruz. Son yıllarda öğrendiğimiz tek şey savaşarak barışı getirmenin mümkün olmadığı. Barış için şiddete başvurdukça gittikçe daha da batıyoruz.

Şimdi, madem ki barışın formülünün ne olduğunu bilmiyoruz o zaman katliamları gerekçelendirirken yaptığımız gibi doğaya dönüp bir bakalım. Eğer şiddeti en aza indirgeyen bir hayvan türü varsa belki onların deneyiminden faydalanarak bir çözüm yolu bulmak için ilk adımı atabiliriz.

Yazının başından da anladığınız gibi, doğa, pek çoğumuzun hoşuna gitmeyecek bir öneriyle çıkıyor karşımıza. Şiddeti bir araç olarak kullanan şempanzeler kuzenlerimizden sadece biri. Diğer kuzenimiz bonoboların hayatı ise şiddetten oldukça uzak. Aslına bakarsanız bonobolar şiddeti en aza indirirken cinsi münasebetlerini insanoğlunun ayıplayacağı ölçüde özgürce yaşayarak bize “savaşma seviş” mottosunun gerçekten de geçerli olabileceğini gösteriyor.

Daha önce de söylediğim gibi şempanzelerdeki şiddetin temel sebebi, türün erkekleri arasındaki rekabet ve genleri bir sonraki nesle aktarma çabası. Erkekler arası rekabeti azaltmanın ve dolayısıyla şiddeti en aza indirgemenin yollarından biri ise türün erkeklerinin hangi çocukların babası olabilecekleri hakkında hiçbir fikre sahip olmamalarını sağlamak. Örneğin öyle bir ortam yaratılmalı ki, türün erkeklerinden biri gruptaki hangi çocuğun babası olabileceğini ve gebe dişilerden hangisinin kendi çocuğunu taşıdığını bilmesi engellenmeli. Buna ek olarak da fiziksel olarak kuvvetli olan erkeklerin karşısında durabilecek, gerekirse onları bir köşeye sindirebilecek bir dişi birlikteliği ve egemenliği oluşturmak gerekiyor. Böylece genlerini gelecek nesle taşımak için elzem olan cinsel aktivitelerini sürdürmek isteyen erkeklerin dişilerle ve dahi diğer erkeklerle iyi geçinmesi sağlanabilir. Bonoboların barış çözümü aşağı yukarı tüm bu öğeleri ve fazlasını taşıyor. [22] Bonobo dişileri türleri içindeki egemenliği ellerine almışlar, istedikleri erkeklerle istedikleri kadar cima ediyorlar ve bu sayede de erkeklerin, genlerin nereye gittiği hakkında bir fikir oluşturması imkânsızlaşıyor. Güç onlarda olduğu için bonobo erkekleri annelerinin buyruğu altında yaşıyorlar. Diğer erkeklerle fazla rekabet etmelerine gerek olmadığından da türün erkekleri şempanzeler kadar fazla gelişmiş değiller. Barış içinde yaşayan bu toplumda merhaba demek için erotik hamlelerle, tutucu olanlarımızın dehşet içinde izleyeceği sevgi gösterileri sahneleniyor. Bizim için mahrem olan bonobolar için normal. Bizim için normal olan şiddet ise bonobolarda pek fazla gözlemlenmiyor. Bonobolar şiddete bağımlılığımız konusunda bizleri düşünmeye davet ediyor.

Soruyorum: Her yıl milyonlarca insanın şiddet yüzünden öldüğü bir toplumu mu yoksa herkesin “ahlaksızca” sevişip durduğu bir toplumu mu tercih ederdiniz? Ben cevabınızı tahmin edebiliyorum ama siz bunu artısıyla eksisiyle etraflıca bir düşünün.

Burada amacım insanlara “bonoboları örnek alın, merhabalaşmaya erotik bir boyut ekleyin” demek değil. Bu örneği öne çıkararak vurgulamak istediğim birkaç şey var:

Bir: Nedeni ne olursa olsun şiddeti en aza indirmenin yolları var. Muhtemelen şempanzeler için bonobo çözümü oldukça radikal ve uygulanması güç bir barış çözümü olacaktır. Aynı şekilde şiddetinin temelleri daha derinde ve oldukça karışık olan insanoğlunun uygulaması gereken çözüm en azından bonobo çözümü kadar radikal ve uygulanması güç olacaktır. Temel düşünce sistemimizi değiştirmemizi ve bugün ahlaklı ve doğru bulduğumuzu yeniden düşünmemizi gerektirecektir. Bu sebeple de bugün birçok savaşı haklı göstermeye çalışanlar tarafından kabul edilmesi güç olacaktır.

İki: Barış için bir formül bulmak ve uygulamak için tıpkı bonobo dişileri gibi egemen güçler karşısında birlik olup kuvveti elimize almamız gerekecektir. Eğer birlik olunmazsa barış da hayal olur. Bugün kitle imha silahları konusunda iki yüzlü bir politikaya sahip olan ABD karşısında durulamamasının nedeni birlik olunamaması ve bir çok kişinin kendi kısa dönemli çıkarı için birlik fikrinden vazgeçmesidir. Barış uzun dönemli düşünmeyi gerektirir ve bu sebeple kısa dönemli düşünen insanlık barışı sağlamak ve sürdürmek konusunda zorlanacaktır.

Üç: Önereceğimiz barışçıl yaşam biçimi her ne olursa olsun, kişiler ve gruplar arası çatışmaları çözmek için uygun yöntemler içermelidir. Nadir de olsa ortaya çıkan çatışmaları, kavgaları dövüşleri çözmek için barışma stratejileri geliştirmeliyiz, kin tutmamalı, nefret beslememeli ve çatışmaların sonsuza kadar sürmesini engelleyecek araçlar bulmalıyız. (Bonoboların bu konudaki çözüm yöntemlerini beni edepsizlikle suçlama ihtimalini göz önünde bulundurarak anlatmadım!)

Dört: Barışçıl çözümlerin politikacılar ya da uluslararası liderler tarafından üretilmesi ve uygulanması gerektiğini sanıyor olmamız külliyen hatalıdır. Bonoboların da bize gösterdiği gibi barış bir toplu yaşam biçimidir ve toplumdaki her birey barışçıl yaşama uygun hareket etmedikçe barış getirilemez. Şiddet ve savaş için bir kıvılcım yeterlidir, barışın sürekliliği topluca hayatımızı o kıvılcımın ortaya çıkmasını engellemeye adamamızı gerektirir.

Bonoboların yaşamından çıkarabileceğimiz dersler pek tabii ki bu kadar değil. Ancak ilk olarak kayıt etmemiz gereken konuyu ortaya koyduğumu düşünüyorum. Günlük hayatımızda tek tek bu yerkürenin evlatları olarak şiddete karşı duyarsızlığımızı sürdürdüğümüz sürece bu dünyada barış içinde yaşandığını görmemiz mümkün olmayacaktır.

Benim kanım odur ki, şiddet insan doğasının bir parçası değil; sadece, başka bir çözüm üretmeyi başaramadığımız için başvurduğumuz bir şeydir. Bir defa, şiddet basit bir çözüm ve istikrarlı bir denge noktası. Yani, şiddetin olduğu yerde şiddete başvurmadan çözüm arayanlar her zaman kaybeder. Alternatif çözüm olan barış ise toplu bir tavır istiyor. Birlikte-iş-görme, imece veya işbirliği, her ne derseniz deyin, şiddetsiz bir dünya için herkesin birlikte hareket etmesi gerekiyor. Çünkü şiddetsiz durum istikrarsız bir dengeyi temsil ediyor. Yani, herkesin barış içinde yaşadığı durumda birisi şiddete başvurursa ortalık bir anda kan gölüne dönüyor. Özetin özeti şu: Savaşmak kolay, asıl zor olan savaşmadan, şiddete başvurmadan yaşayabilmek. E madem o kadar akıllıyız, ne duruyoruz? Barışalım!


Bu yazı “Bonobo Çözümü: Savaşçı İnsanlık için Erotik Siyasi Çözümler” başlığı ile Mülkiyeliler Birliği Dergisi‘nde yayınlandı (sayı 250-8, 2006)


 

Notlar:

[1] Eski Ahit, Çölde Sayım (Numbers), Bölüm 31, Midyanlılar’dan Öç Alınıyor. Olaylar şöyle gelişiyor: “[…] Midyanlılar’a savaş açıp bütün erkekleri öldürdüler. […] Midyanlı kadınlarla çocuklarını tutsak alıp bütün hayvanlarını, sürülerini, mallarını yağmaladılar. Midyanlılar’ın yaşadığı bütün kentleri, obaları ateşe verdiler. İnsanları, hayvanları, yağmalanmış bütün malları yanlarına aldılar. Tutsaklarla yağmalanmış malları […] getirdiler. […] Musa savaştan dönen ordu komutanlarına – binbaşılara, yüzbaşılara – öfkelendi. Onlara, “Bütün kadınları sağ mı bıraktınız?” diye çıkıştı, “Bu kadınlar […] İsrailliler’in RAB’be ihanet etmesine neden oldular. […] Şimdi bütün erkek çocukları ve erkekle yatmış kadınları öldürün. Yalnız erkekle yatmamış genç kızları kendiniz için sağ bırakın.”
[2] Bkz. De Waal (2005)
[3] Bkz. Dawkins (1976)
[4] Sayın Ertuğrul Özkök’e bu yazı içi reklâm anlayışını bizlere öğrettiği için teşekkür ederim!
[5] Meselenin güzel bir özeti için bkz. Mamdani (2001)
[6] Ruanda katliamı hakkında devasa bir literatür var. Oldukça kapsamlı bir çalışma için bkz. Mamdani (2001). 2004 yapımı Hotel Rwanda adlı filmi seyrederek de konu hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz.
[7] Rwanda’daki katliam sırasında basının tavrı için bkz. Melvern (2001)
[8] Belki bilmek hoşunuza gider, Almanlar 1900’lerin başında yaptıkları bu “iş” için Namibya’dan 2004 yılında özür dilediler. (2002 yılında özür dilemeyi reddetmişlerdi, bkz. Ngunjiri, 2002.) Ancak o yıllarda bu konudaki uluslar arası yasaların yürürlükte olmadığını söyleyerek bu işin içinden sıyrıldılar. Bkz. Medrum (2004)
[9] Flint, J., Observer (3.3.1991), aktaran Glover (2003: 48).
[10] Broyles (1984), aktaran Bourke (2001: 23).
[11] Toplu cinnet olarak anılan bir başka olay da 16 Mart 1968’de ABD askerlerinin Vietnam’da 500 sivilli acımasız ve amaçsızca katletmesidir.
[12] Bkz. Bourke (2001).
[13] İki güzel örnek için bkz. Glover (2003), Bourke (2001)
[14] Deneyin ayrıntıları için: http://www.milgramreenactment.org/. Bu deneyi konu alan The Tenth Level adlı filmi seyrederek de konu hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz.
[15] Deneyin ayrıntıları için: http://www.prisonexp.org/. Bu deneyi konu alan Das Experiment adlı etkileyici filmi seyrederek de konu hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz.
[16] Bunu söylerken bu duyguların genetik olduğunu iddia etmiyorum. Adalet ve hınç arasındaki ilişki için bkz. Solomon (2004)
[17] WHO’nun Şiddet ve Sağlık raporuna yazdığı önsözde.
[18] Misal, Dünya Sağlık Örgütünün raporuna (2002) göre 2000 yılında yaklaşık olarak 520 bin kişi öldürülmüş, 815 bin kişi kendini öldürmüş, savaşlarda ise 310 bin kişi ölmüş. Pek tabii ki bunların çoğu düşük gelirli ülkelerde ‘ölmüş’.
[19] Sağlıksız kurumsal yapının iktisadi gelişmeyi baltaladığı da genel kabul görmüş bir gerçek. (bkz. North 1990)
[20] Bu türden süreçlere siyaset felsefesinde ‘invisible backhand’ süreçleri deniyor. Eğer şiddet konusunda bir komplo teoriniz varsa o vakit ‘görünmez el’ yerine ‘gizli el’ (hidden hand) kavramını kullanabilirsiniz.
[21] Bkz. Ruelland (2004)
[22] Bonobolar’ın sosyal yaşamı ve insan doğasıyla ilişkisi hakkında bkz. De Waal (2005).


Kaynaklar:

  • Bourke, J. (2001) Öldürmenin Mahrem Tarihi, çev. Suğra Öncü, İstanbul: On.
  • Bouthoul, Gaston (1951) Traitê de polémologie. Sociologie des guerres. Paris: Payot.
  • Broyles, W. (1984) “Why Men Love War”, Esquire, Kasım s. 54 – 65
  • Dawkins, R. (1976) Gen Bencildir, çev. A. Ü. Müftüoğlu, Ankara: Tübitak yay.
  • De Waal, F. (2005) Our Inner Ape, New York: Riverhead Books.
  • Glover, J. (2003) İnsanlık: Yirminci Yüzyılın Ahlaki Tarihi, çev. S. Ayla Okyayuz Yazal, Ankara: Phoenix.
  • Mamdani, M. (2001) When Victims Become Killers, Princeton: Princeton University Press.
  • Meldrum, A. (2004) “German minister says sorry for genocide in Namibia”, The Guardian (16.8.2004)
  • Melvern, L. (2001) “Missing the story: the media and the Rwandan genocide”, Contemporary Security Policy 22 (3): 91 – 106.
  • Ngunjiri, P. (2002) “Germany Refuses to Apologize for Herero Holocaust”, Black Voices (14.10.2002)
  • Ruelland, Jacques G. (2004 [1993]) Kutsal Savaşlar Tarihi, çev. T. Tunçdoğan, İstanbul: İletişim.
  • Solomon, R. C. (2004) Adalet Tutkusu: Toplum Sözleşmesinin Kökenleri ve Temelindeki Duygular, çev. E. Altınay, İstanbul: Ayrıntı.
  • WHO (2002) World Report on Violence and Health, World Health Organization, Geneva.

Featured Photo taken by Kabir Bakie at the Cincinnati Zoo May 2005

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *