HER YER İNŞAAT, HER YER RESTORASYON

HER YER İNŞAAT, HER YER RESTORASYON

İstanbul’da Bir Gün, 14 Ekim 2013


Herkes bayram vesilesiyle İstanbul’dan kaçtı. Trafik rahatladı. İstanbul’u gezmek için güzel günlerden biriydi bugün. Eh hadi dedim, şöyle bir çıkıp Levent’ten Beşiktaş’a gideyim, Karaköy’e yürüyeyim. Galata’da bir bira içip tarihi yarımadaya geçer, 1777’den bu yana hizmet veren Şekerci Ali Muhiddin Hacı Bekir’den bir paket lokum alır, Kapalı Çarşı’yı gezer, Beyazıt’a çıkar İstanbul Üniversitesinin oradan Çorlulu Ali Paşa Medresesi’ne uğrar bir çay içip Sultanahmet’e geçerim diye düşündüm.

minicakalDile kolay. Kilometrelerce yol yürüyeceğim. Hava sıcak mı soğuk mu belli değil. Güneşin altında terliyor, gölgede üşüyorsun. Aldım sırt çantamı, “turistler nasıl yapıyorsa ben de öyle yaparım” deyip yola koyuldum.

Çıkar çıkmaz su koyverdim. “Ya şuradan otobüse bineyim de Beşiktaş’a kadar yorulmayayım” diyerek ‘Mini Çakal’lık yaptım (soldaki resim). Otobüs de boştu yollar da. Hemen Beşiktaş’a ulaştım.

Beşiktaş’tan yürümeye koyuldum. İlk durak Gezi olayları sırasında ve sonrasında çok tartışma konusu olan Valide Sultan Camii idi. Dışarıdan şöyle bir baktım, olağan dışı bir şey göremedim ve yürümeye devam ettim.

Fındıklı’da küçük bir mola verip renklendirilen merdivenlerin fotoğrafını çektim. Sanırım renkli merdivenlerin şehre de renk getirdiğine kimse itiraz etmez. Tabii yola park eden araçlar, kırık dökük kaldırım taşları falan da olmasa daha güzel olurdu ama “ne yapalım” dedim “bu da bir şeydir.”

merdiven2

Bu arada Fındıklı parkı berbat haldeydi. Yürürken böyle bir yazı yazacağımı düşünemediğim için fotoğraflamayı ihmal ettim. Ancak çimler çok kötü durumda ve çevre düzenlemesine ihtiyaç var.

Fındıklı’dan nargile kafelerinin, çayhanelerin olduğu yere doğru ilerledim. Ortaköy-Beşiktaş’ın bakımlı görüntüsü yavaş yavaş kaybolmaya başlamış, inşaat ve restorasyon çalışmaları artmıştı. Tophane’deki camiinin restorasyon çalışmaları hala devam ediyordu. İstanbullu arkadaşlarım bu çalışmanın yıllardır sürdüğünü söylemişti zaten. Bunun dışında muhtemelen Denizcilik İşletmeleri’ne ait bir binada da çalışma vardı. Bu çalışmalar nedeniyle, kaldırımların kenarı metal levhalarla kaplanmıştı. Biliyorsunuz bu metal levhalar İstanbul’un mütemmin cüzüdür. Metal levha manzarasıyla yaşamaya çoktan alıştık, günlük koşuşturmaca sırasında varlıklarını fark etmiyoruz bile. Devam ettim.

Nargileciler görmeyeli bambaşka bir hal almış. Şimdi neden fotoğraf çekmedim diye hayıflanıyorum. Tabureler gitmiş, çok acayip koltuklar gelmiş. Güzel bir kitsch çalışması yapmışlar. Doğrusunu söylemek gerekirse bu yeni hallerini görünce üzüldüm. Üzgün bir şekilde köşeyi döndüm ve karşıma bu çıktı:

kitch

Fotoğrafın özeti şu: Ali Baba kendinden geçmiş. Ne yapmaya çalıştığını pek anlamadım. Park eden otolara da dikkatinizi çekerim. Yayalara ait bölgelerde park eden otomobiller meselesini daha sonra ayrıca ele alacağım.

Biraz daha yürüyünce nargile kafelerinin kaybettiği müşterileri buldum. Karaköy’e doğru giden ara sokaklardaki küçük kafelere takılmaya başlamışlar. İstanbul Modern’in de etkisiyle bu bölgede caz falan çalan küçük nezih birkaç kafe peydahlanmış. Güzel de olmuş. Sanıyorum bu ara sokaklar gün geçtikçe daha da güzelleşecektir.

Neyse, karışık hisler içinde Karaköy’e ulaştım.  Bildiğiniz gibi Karaköy karmakarışık bir yer. Ne var ki, belediye çalışmaları bu karmakarışıklığı azaltmıyor arttırıyor. Örneğin, Karaköy’e yapılan “modern” iskele çalışması bir taraftan yürüyenlerin, oturanların deniz manzarasını kapatırken, bir taraftan da yürüyecek alanı daraltıyor. Ha diyeceksiniz ki orası her zaman dardı, yürümek zordu. Tamam, kabul ama yeni bir şey yapılırken bunların düşünülmesi lazım, değil mi?

Çevre düzenlemesi! Evet. Çevre düzenlemesi. Bir Ankaralı olarak bu lafı çok duydum. Melih Bey, kale, şelale, alt geçit ve üst geçit çalışmalarının yanında yaptığı çevre düzenlemeleriyle de tanınır. Ancak, Karaköy’deki şu düzenleme örneğini ilk defa görüyorum. Sizinle paylaşayım dedim:

cevreduzenlemesi3

Buradaki garabeti bilmiyorum fark ettiniz mi? Önce bir park yapıyoruz, sonra da bu parkın tam göbeğine çöp tenekesi koyuyoruz. Çöp tenekesinin yanındaki çöp torbasına takılmayın, o olabilir! Muhtemelen birisi gelip onu alacaktır. Ama Karaköy gibi işlek bir yerde halkın biraz olsun ferahlamasını sağlayacak bir parkın merkezine çöp tenekesi konulması oldukça ilginç. Ağaç olsa onu anlarım. Çöp tenekesi?

Tabii hata bizde de olabilir. Belli ki belediye, çöp tenekesi uzakta olursa iki adım yürümeye üşenip çöpü yere atacağımızı düşünmüş. Eğer böyle bir izlenim yarattıysak, lütfen bunu değiştirelim. Öyle yerlere çöp atan bir millet olmadığımızı belediyemize gösterelim. Belki o zaman çöpü değil, insanı merkeze koyan parklara kavuşuruz.

İşte böyle Kıllanan Adam gibi yürüye yürüye Galata köprüsüne ulaştım. Turistik amaçla çıktığım bu gezi, beni biraz da olsa germişti. Köprüde beni ısrarla bira içmeye çağıran garsonu kırmadım, denizi izleyerek bir bira içtim. “Bu şehirde iyi ki deniz var” diye düşündüm. Deniz olmasa, sadece trafik, inşaat ve kitch koltuklarla kalırdık. Deniz iyidir. Ankara’daki yapay şelaleler denizin yerini tutmuyor. Üzgünüm Melih Bey!

Yazı uzadı ama daha yolun yarısına geldik. Sizi ferahlatmak için Galata Kulesi’nin bir fotoğrafını paylaşayım.

galatakulesi

Galata Kulesi pek gözükmüyor değil mi? Bana da öyle geldi. Şimdi Google’dan eski fotoğraflara baktım, sanki eskiden daha fazla kısmı gözüküyormuş. Neyse, belki benim çektiğim açıdan görünmüyordur. Gerçi önünde bir inşaat mı var ne?

Galata Köprüsü’nden yürürken bir de şu fotoğrafı çektim.

galata_manzara

Biliyorum, bu fotoğrafların sanatsal bir değeri yok ama en azından uzakta olanlar İstanbul’un havasını biraz koklasın istiyorum. Gördüğünüz gibi hava hala aydınlık. Tarih bana “gel” diyor. Gidiyorum.

Tarihin sesine kulak verip köprüyü geçtim ama bir de ne göreyim. Tam bir keşmekeş.

Burası hep böyle ama trafiğin yoğun olduğu günlerde suçu trafiğe atıp kurtuluyoruz. Bugün trafik yoktu. Trafik olmayınca durumun vahameti daha iyi anlaşılıyor. Örneğin, yayalar geçmesin diye yol kenarlarını parmaklıklarla kaplamışlar. Ama ne çare yayalar yoldan yürüyor, kenardan kenardan, ezilmemeye çalışarak… Durun hemen suçu yayalara atmayın. Bizim eşi benzeri olmayan şehircilik anlayışımıza göre yayalar trafiği engelleyen canlılardır. Dolayısıyla, şehir onların hayatlarını zorlaştıracak, otomobillerin hayatını kolaylaştıracak şekilde tasarlanır. Ne var ki, İstanbullunun hayatı zaten zor. İnsanlar karşıda gördükleri kaldırıma geçmek için uzun, karanlık ve kirli alt geçitleri kullanmak veya yollarını otomobillerin keyfine göre ayarlamak istemiyor. Böyle olunca otomobillerle birlikte yollara dökülüyorlar. Onları da biraz olsun anlamak lazım diyorum. Bakın aşağıdaki fotoğrafı eve dönerken çektim. Az önce bahsettiğim metal levhalar ve yayaları hiç mi hiç kaale almayan şehircilik anlayışı burada açıkça görülüyor.

yaya2

Gördüğünüz gibi, yürümenin imkanı ihtimali yok. Yola ineceksiniz. Ama yola da inemiyorsunuz çünkü o araba oraya park etmiş. Madem inşaat nedeniyle o metal levhayı diktiniz, o zaman yayaların yürüyebilmesi için bir alan da yaratın. Öyle değil mi? Tabii tabii… İşte bakın metal levha zulmüne bir örnek daha. Bunu akşam dönüş yolunda çektim, böyle yerlerden yürüyerek bir yerden diğerine ulaşmamız bekleniyor.

yaya3

Neyse, daraltılan kaldırımlar konusunu fazla uzatmayayım…

İstanbul standartlarına göre tenha bir gün ama dünya standartlarının çok üzerinde bir kalabalık var. Hollandalı arkadaşlar kaybolmamak için portakal rengi giyinmişler.

insan_nl2

Hollandalı turistlerin fotoğrafını çektikten sonra bambaşka bir şey gözüme çarptı. Sanırım Hollandalı turistler ve diğerleri İstanbul’a gelince onca tarihi ve turistik mekanı az bulur diye düşünmüş olacaklar ki böyle bir şey tasarlamışlar. “Böyle bir şey” diyorum çünkü tam tanımlayamadım. Siz bir bakın, bana ne olduğunu söylersiniz:

teknemine2

Gördüğünüz gibi İstanbul sürprizlerle dolu bir şehir. Hemen her dakika karşınıza ilginç şeyler çıkıyor. Tam olarak ne olduklarını anlamasak da, hangi nedenlerle tasarlandıklarını bilemesek de böyle şeylerle karşılaşıyoruz.

Hala İstanbul’un tarih ve kültür kokan kısmına ulaşamadım ama biraz daha hızlı yürüyerek Şekerci Ali Muhiddin Hacı Bekir’e vardım. “Operation Lokum” tamam. Bir paket lokum çantada. Yürümeye devam.

Yürürken tek dikkatimi çeken şu oluyor: Şehir genelinde hummalı bir renovasyon ve restorasyon çalışması yürütülüyor. Neredeyse tüm camiiler inşaat halinde. Bunu net bir şekilde görebiliyorsunuz çünkü hem restorasyon çalışması olduğunu gösteren brandalar gerilmiş hem de o tanıdık metal levhalardan dikilmiş. Tabii metal yerine tahta kullanıldığını de sık sık görebiliyorsunuz. Bir örnek:

tarihi_insaat2

Fotoğraftaki arabayı görüyorsunuz değil mi? Hah işte o araba kaldırımda bayağı bir manevra yaptı. Tabii insanların kaldırımdan tek sıra halinde yürüdüğü de dikkatinizden kaçmamıştır. İşte o insanlar, bir de arabanın kaldırımda manevra yapmasını, ileri geri gidip, kaldırımdan yola çıkmasını beklediler. Sonuçta o bir araba. Şehir onun için tasarlanmış. Yayalar tabii ki bekleyecek. Aksini düşünmek mümkün mü?

Turistlerin en çok ziyaret ettiği yerlerde yürüyorum. Tarihi yeniden inşaa ettiğimiz gözümden kaçmıyor. Örneğin, tarihi Beyazid Camii’ne herhalde tarihi değerleri göz önüne alınarak tarihi NextStar uydu anteni ve tarihi Karmod güvenlik kulübesi koymayı ihmal etmemişler. Sonuçta, düşünürseniz, turistler Beyazid Camii’ne uydu anteni ve kulübe görmek için gidiyorlar zaten.

tarihi_uyduanteni

Bunun bir benzerini Kadıköy’de bir camiide görmüştüm. Herhalde restorasyon çalışmaları çerçevesinde camiinin camları Pimapen yapılmıştı. Neyse, sonuçta bunlar eskiyle yeniyi harmanlamak için güzel yöntemler. Uydu antensiz bir camii düşünebiliyor musunuz? Ben düşünemiyorum.

Ha bir de sarkan kablo olayımız var. O da her yerde. En modern iş merkezlerinde bile bu sarkan, ucu açık kablolardan görebilirsiniz…

Kapalı Çarşı da işte böyle tarihi olanla modern olanın harmanlandığı bir yer. Mesela bugün gördüğüm kadarıyla Kapalı Çarşı içine monitörler yerleştirilmiş, canınız otantik materyalden sıkıldıkça kafanızı kaldırıp tavandaki monitörlerdeki Windows 7 masaüstüne bakmanız mümkün.  Tabii Kapalı Çarşı’yı turistik açıdan çekici yapan şeylerden biri de bu. Steril ortamlarda yaşayan yabancı turistimiz, Kapalı Çarşı’ya girince ne olduğunu şaşırıyor, hayretlere gark olarak karmaşanın keyfini çıkarıyor… Yine de Kapalı Çarşı’ya da biraz özen göstermemizde fayda var. Mesela, monitöre bakarken hemen tavanların döküldüğü de dikkat çekiyor. O tavanları bir elden geçirsek iyi olabilir, monitör şart değil bence.

Esas güzellikleri gözden kaçırıp detaylarda kaybolduğumu söyleyeceksiniz belki. Belki de haklısınız. Ama detaylar da önemli değil mi? Neyse, isterseniz ilerleyelim çünkü bizi yeni bir sürpriz bekliyor. Önce fotoğrafı paylaşayım:

sokak_pazari4

Bu fotoğrafı dikkatlice inceleyin lütfen. Burası Beyazıt meydanı, karşıda İstanbul Üniversitesini görüyorsunuz. Orada da bir inşaat hali var gibi ama konumuz o değil. Bir sokak pazarı var. Önüne gelen bir kağıt sermiş, bazı şeyler satıyor. Eski cep telefonları da var, müzik seti de. Kot pantolon da alabilirsiniz, tarak da. Ne var ki, garip bir pazar bu. Eskici pazarı desen değil, sahaflar gelmiş desen o da değil. İnsanlar eskilerini satıyor desen onu da diyemiyorsun çünkü aynı üründen on tane satan var. Bu mallar arasında çalıntı ürünler var mıdır? Olabilir. Fiş karşılığı mı satış yapılıyor? Hayır. Kayıt dışı ekonomi diyoruz ya, işte tam burada İstanbul’un göbeğinde yaşıyor. İşportacıların korkulu rüyası zabıtalar hemen bu satıcıların yanı başında bekliyor. Ne olup bittiğini görmemelerine olanak yok. Ama müdahale eden de yok.

Sorun sokakta satış yapılması değil. İkinci el mal satılması hiç değil. Ama sokağın ortasına rastgele serilmiş gazete kağıtları ve bezler üzerinde tüm meydanı kaplayan ve oldukça çirkin bir görüntü oluşturan bu karmaşaya ya bir düzen getirilmesi ya da bu işin yasaklanması lazım. Sonuçta benim gibi yerli turistler de yabancı turistler de İstanbul’un güzelliklerini görmek için sokaklara dökülüyorlar. Beklediğimiz şey bu değil. Bu görüntü kayıt dışı ekonomi ile mücadele eden, 2023 yılında kişi başına 25 bin dolar gelir yaratmayı amaçlayan ve dünyanın en güzel şehirlerinden birine sahip olan bir ülkenin görüntüsü değil. Ya da bir fotoğraf daha paylaşayım. Kararı siz verin.

sokak_pazari

Meydanlarımız işte böyle. Her şeyi eleştiriyorsun diye kızıyorsanız, bir kez daha düşünün. Bu işte bir yanlışlık yok mu? İstanbul’u seven birinin bunları görüp de eleştirmeden durabilmesi mümkün mü?

Dedim ya her yer inşaat, her yer restorasyon! Restorasyon süper bir şey. Ama restorasyon yaparken nasıl bir görüntü yaratıyoruz diye de düşünmek lazım. Sadece uydu antenlerinden, metal levhalardan falan bahsetmiyorum. İstanbul’un tarihle dolu sokakları, aynı zamanda inşaat malzemelerine de ev sahipliği yapıyor. Her yerde aşağıdakine benzer görüntülerle karşılaşmanız mümkün.

tarihi_insaat

Bunlar herhalde kaldırım taşı falan. “Kurbanlarımız kardeşlik için” pankartının  hemen altında öylece duruyor. Tarihi ve turistik bir kente hiç yakışmayan görüntüler bunlar. İnşaat işlerini biraz daha gizlilik içinde yürütebilirsek, öyle malzemeleri sokaklara yığmadan, uyduruk metal levhalar kullanmadan inşaat alanını estetik ve güvenli bir biçimde kapatabilirsek çok daha güzel olacak sanki.

Evet. Yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm. Hiç mi güzel bir şey görmedim. Gördüm tabii. Bütün bu çirkinliklerin ardındaki güzel İstanbul’u görüyorum. Ama onu ben görüyorum. Siz görüyorsunuz. İstanbul’a gelen Hollandalı kardeşimiz, İtalyan kardeşimiz göremiyor. Çünkü ilk defa geliyorlar. Bunları görüp gidiyorlar. Tabii unutmayalım. Ben de bu çirkinlikleri görmek istemiyorum. Hepimiz daha güzel bir şehirde yaşamayı hak ediyoruz. Daha güzel bir şehir için, daha özenli bir yaklaşım lazım.

Taksimi yayalaştırmak istiyoruz ama halihazırda yayaların, yerli ve yabancı turistlerin yoğun olduğu yerleri bu şekilde bırakıyoruz. Bence olacak şey değil. Hatta daha ileri gideyim. İstanbul’daki tarihi mirasın hala bu halde olması, restorasyonların bitmemiş, çevre düzenlemelerinin yapılmamış olması anlaşılır bir şey değil. Kanaatim şudur: Daha fazla yol, köprü yapmadan, Kanal İstanbul ile bir İstanbul daha yaratmadan önce gelin şu işleri bir bitirelim. Önce elimizdekileri bir bitirelim, şehri insanlar için (otomobiller için değil!) daha yaşanabilir hale getirelim. Sonra yeni projeleri tartışırız.

Yayalaştırma deyince aklıma geldi. Şu arabalara bir bakın.

oto4

Sorum şu: Madem yayalaştırmayı çok seviyoruz, bu arabaların burada işi ne? İstanbul’un tarihi ve turistik yerlerinin böyle otopark gibi kullanılıyor olması bana hiç doğru gelmiyor. Yayalaştırılacaksa işte bu meydan (Beyazıt) yayalaştırılsın. Bu çirkin görüntü ortadan kaldırılsın. Ya da bakın şu Çemberlitaş’ın önünde park etmiş arabalara.

oto

Fotoğraflamayı ihmal ettim ama Karaköy iskelenin oralar da otopark olarak kullanılıyor. Herhalde oralardaki kurum ve kuruluşlarda çalışanların arabaları oradakiler. İki dakika ötede kocaman otopark var. Bir zahmet o arabaları kapalı otoparka koyalım ki insanlar rahat rahat yürüsün, İstanbul’un, tarihin, denizin tadını çıkarsın.

İşte böyleyken böyle. Dediğim gibi İstanbul çok güzel bir şehir. Çok yer gezdim, İstanbul gibi güzelini görmedim. Ama İstanbul gibi çirkinleştirilenini de görmedim. Bir günlük gezinin sonucunda güzel şehrimize hiç iyi bakmadığımızı düşünmeye başladım.

Sizinle sadece güzel fotoğraflar paylaşmayı çok isterdim. Ama bunları paylaşıyorum. İstanbul’un ne kadar güzel olduğunu hepiniz biliyorsunuz. Daha da güzelleştirebilmek için çirkinlikleri de görmemizde fayda var.

Bunca şey yazdıktan sonra İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Başkanlığı için aday adayı olduğumu açıklasam iyi olurdu aslında 🙂 Aday değilim ama adaylarımız yazdıklarımı okuyup bir İstanbul turuna çıkarlarsa sevinirim. Ama öyle emniyet şeridinden gidip, korumalarla dolaşmak yok. Benim gibi tabana kuvvet çıksınlar yürüsünler. Bakalım yönettikleri veya yönetmeye aday oldukları İstanbul’u beğenecekler mi? Otobüse falan da binsinler. Belki o zaman yolda durup büfeden sandviç, sigara vb. alan otobüs şoförleri ile de tanışırlar. Trafiği de kalabalığı da birinci elden yaşarlar. İstanbul yaşamadan öğrenilmiyor.

Mesela ben bugün bir şey öğrendim: Çorlulu Ali Paşa Medresesi’nin arkasındaki nargilecilerde, nargile serbest ancak sigara içmek yasak. Hangi yasa ve düzenlemeye göre yasak olduğunu söylemediler ama bilginiz olsun. Herhalde tütün türlerine göre farklı düzenlemeler var, yetkililer bilmiyor olabilir!

Nargilelerin üzerindeki uyarı yazıları da destansı olmuş, onu da not edeyim. Tek bir eksik var, bu nargileyi içen Hollandalı, İtalyan, Alman ve İngiliz turistler nargilenin zararlarını öğrenemiyorlar. Sonra “biz zararlı olduğunu bilmiyorduk” diye dava falan açmasınlar?

nargile

Yazacak şey çok ama sanırım bugünlük bu kadar yeter. Buraya kadar okuduysanız şanslı sayılırım. Daha sonra tekrar yazarım. İyi bayramlar.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *