Browsed by
Category: Günlük

Darbe Belasından Nasıl Kurtuluruz?

Darbe Belasından Nasıl Kurtuluruz?

15 Temmuz’dan beri aklımda tek soru var. Bir daha hiç kimsenin darbeye teşebbüs etmemesi ve hatta kimsenin bunu aklından bile geçirmemesi için ne yapmamız gerekiyor? Bu sorunun cevabı hakkında biraz olsun fikir edinebilmek için okumalar yapmaya çalışıyorum. Bu yazıda, okuduğum kitaplardan birinden öğrendiklerimi sizlerle paylaşacağım. Kitabın ismi, Seizing Power: The Strategic Logic of Military Coups (Johns Hopkins University Press, 2014). Kitabın yazarı siyaset bilimci Naunihal Singh.[1]

Bir daha hiç kimsenin darbeye teşebbüs etmemesi ve hatta kimsenin bunu aklından bile geçirmemesi için ne yapmamız gerekiyor? Bir daha darbe olmamasını nasıl sağlarız? Gelecekte darbe olma ihtimalini nasıl sıfıra indiririz? Bu soruları tatmin edici bir şekilde cevaplamak için önce darbelerin neden olduğunu anlamak lazım. Ama her ülkedeki her darbeyi açıklayacak genel bir teori geliştirmek o kadar kolay değil. Her ülkenin koşulları ve tarihi farklı. Tarihteki her darbenin farklı bir açıklaması var. Detaylar önemli. Zaten uzmanlar arasında darbelerin nedenleri ile ilgili bir fikir birliği de yok. Yine de tarihteki darbelere bakıp, bir ülkede darbe olasılığını arttıran ortak faktörleri  anlamaya çalışabiliriz. Okuduğum kitapta yapılmaya çalışılan da bu. Bu yazıda, önce kitapta darbelerle ilgili olarak verilen bilgilerin bazılarını özetleyeceğim. Sonra da bu bilgilerden ve yazarın darbe olasılığını arttıran faktörlerle ilgili bulgularından yola çıkarak, “darbe olasılığını nasıl azaltırız?” sorusuna cevap vermeye çalışacağım. Yazıyı okurken her ülkenin özel koşulları olduğunu ve ülkeye özgü faktörlerin darbeleri anlamak için önemli olduğunu aklınızda tutmanızda fayda var. Bu yazıda, ülkeye ve tarihe özgü koşulları göz ardı edeceğiz.

sekil1
Şekil 1. 1950’den bu yana darbe girişimleri. Kaynak: Jonathan. Powell

1950 ile 2000 yılları arasında yılda ortalama 9 darbe girişimi olmuş (Singh 2014). Darbe girişimlerinin sayısı yıllar içinde azalsa da bu dönemde dünyada darbe girişimi olmayan bir yıl olmamış. Nüfusu 100 binden fazla olan ülkelerin %55’inde en az bir darbe girişimi olmuş; bunlardan 238’i başarılı, 233’ü ise başarısız olmuş (Singh 2014).

Darbeler gelişmiş, demokratik batılı ülkelerde pek görülmüyor. 1950-2000 döneminde gerçekleşen darbe girişimlerinin %70’i Latin Amerika ve Afrika’da gerçekleşmiş (Singh 2014).

Yine aynı dönemde, batı ülkeleri dışındaki ülkelerde demokratik seçimlere oranla %30 daha fazla darbe girişimi olmuş. Yani batılı olmayan ülkelerde seçimden çok darbe girişimi olmuş (Singh 2014). Bu veriyi yorumlarken şunu da dikkate alın. Bu dönemde, yani 50 yıl içinde, Bolivya’da 22, Arjantin’de 18 ve Sudan’da 16 darbe girişimi olmuş. Bazı istisnalar dışında Latin Amerika ve Afrika’da darbe girişimi olmayan ülke yok gibi (Singh 2014).

2000-2016 yılları arasındaki durumu da aşağıdaki grafik özetliyor. Son 16 senede dünyanın hangi bölgelerinde darbe girişimi olduğuna ve tabii ki hangilerinde olmadığına dikkat.

sekil2
Şekil 2. 2000-2016 yılları arasındaki darbe girişimleri. (Mavi: Başarısız, Kırmızı: Başarılı) Kaynak: countrydigest.org

Demokrasinin en büyük düşmanının darbeler olduğu rahatlıkla söylenebilir. Darbe girişimleri ülkelerin demokratik kurumlarına büyük, onarılması güç zararlar veriyor. Dünyada demokratik sistemlerdeki çöküşün %75’inden darbeler sorumlu (Singh 2014). Ayrıca, darbe ile neredeyse hiçbir zaman demokrasi ve istikrar gelmiyor. Aksine, darbe ile gelen askeri rejimler istikrarsızlık getiriyor ve demokratik kurumlara zarar veriyor.

Darbeler iktisadi büyümeyi de olumsuz etkiliyor. Stockholm School of Economics‘ten Erik Meyersson’un çalışmasına göre, darbeler iktisadi büyümeyle ilişkili eğitim, yatırım ve sağlık gibi alanları da olumsuz bir şekilde etkiliyor. Bu olumsuz etki, özellikle demokratik rejimlerde görülen darbelerde daha da belirgin oluyor.

Darbenin istikrarsızlık getirdiğinin göstergelerinden biri, her başarılı darbenin daha sonra bir darbe daha gerçekleşme olasılığını arttırması (Singh 2014). Yani darbe ile gelen yönetim, kendisini devirecek sonraki darbenin de yolunu açmış oluyor.

Türkiye bağlamında bu son bilgi önemli. 15 Temmuz’da darbe girişiminin başarısız olması ve toplumun tüm kesimlerinin darbeye karşı çıkması Türkiye’de bir darbe daha olma olasılığını azaltmış oldu. Şimdi daha önce Kenan Evren’e ve diğer darbecilere yapamadığımızı yapıp, darbecileri sivil mahkemelerde adil bir şekilde yargılayıp cezalarını da yine hukuk çerçevesinde verebilirsek, bundan sonra muhtemelen hiç kimse aklından darbe diye bir şey geçirmez.

Yani, özetle, gelecekteki darbe girişimlerini önlemek için çok önemli bir ilerleme kaydettik. [2] Artık geçmişe bakan darbe heveslileri, halkın topyekûn karşı çıkışıyla başarısız olmuş bir darbe girişimi görecekler ve ayaklarını denk alacaklar. Bu çok güzel ama gelecekteki darbeleri engellemek için yeterli değil.

Kitaba göre darbe olma olasılığını arttıran üç şey şunlar: (1) Demokratik kurumların yeterince gelişmemiş olması. (2) Düşük milli gelir seviyesi. (3) Ülkede daha önce başarılı darbe(ler) olması. Bu üçüncüsünü zaten tartıştık. Şimdi en önemli öğeye geçelim: Demokrasi!

Kitapta anlatılanlardan yola çıkarak şunu söyleyebiliriz. Darbe olasılığı ile demokrasi arasında parabolik bir ilişki var. Bu ilişkiyi basitleştirerek kabaca aşağıdaki gibi bir grafikle gösterebiliriz.

sekil3
Şekil 3. Demokrasi ve Darbe Olasılığı

Bu grafik bize şunu anlatıyor. Bir ülkede darbe olma olasılığı iki uç durumda çok düşük oluyor. Anti-demokratik yönetimlerde veya diktatörlüklerde darbe fazla görülmüyor. Ama demokratik kurumların çok güçlü olduğu ülkelerde de darbe görülmüyor. Darbeler daha çok iki arada bir derede kalmış, yarı-demokratik ülkelerde görülüyor. Diğer bir deyişle, demokratik kurumlar ile otoriter kurumların birlikte görüldüğü rejimlerde, yani anokrasilerde, darbe olasılığı yüksek oluyor.

Dolayısıyla, teorik olarak, bir daha darbe istemeyen bir ülkenin iki seçeneği var: Ya gerçek bir demokrasi haline gelmek, demokratik kurumları güçlendirmek, hak ve özgürlükleri güvence altına almak ve hukukun üstünlüğünü hâkim kılmak; ya da demokrasiden tamamen vazgeçmek. Şimdi bunlardan hangisini yapmamız gerektiğine karar vermemiz gerekiyor. Aslında neyi seçmemiz gerektiği açık ama ben yine de söyleyeyim.

Türkiye’nin demokratik kurumlarını geliştirmesi gerektiğini çok uzun süredir dilim döndüğünce anlatmaya çalışıyorum. Burada uzun uzadıya demokrasi karnemizi tartışmayacağım. “Demokrasiden kaçarken orta gelir tuzağına takılmak” başlıklı yazıda kullandığım grafik (güncel olmasa da) durumu kabaca özetliyor:

demokrasi4
Şekil 4. Demokrasi Karnemiz (2014)

En son yayınlanan raporlardan biri olan Freedom House’un 2016 yılı özgürlükler raporunda Türkiye “kısmen özgür” olarak nitelendiriliyor. Türkiye, toplam 100 puan üzerinden sadece 53 puan alabilmiş. 211 ülke arasında 123. sırada! Basın özgürlüğü konusunda ise puanımız daha fena; basının özgür olmadığı ülkeler arasında yer alıyoruz. Basın özgürlüğü konusunda son yıllarda geriye gittiğimizi de not edeyim… [3] Sadece Freedom House’un raporlarında değil, demokrasi ve özgürlük sıralamalarının hemen hemen hepsinde benzer şekilde ya ortalarda ya da ortanın altında yer alıyoruz. Bu veriler bize şunu söylüyor: Türkiye, 2016 yılı itibariyle, demokrasi, özgürlükler, hukukun üstünlüğü gibi konularda hala olması gereken yerde değil! En temel sorunumuz bu!

Şimdi yukarıdaki grafiğe (Şekil 3’e) tekrar bakın, bir şekilde demokratik olduğunu iddia eden ama demokratik kurumlarını da geliştirmeyen, yarı-demokratik ülkeler, darbe olasılığının en yüksek olduğu ülkeler olarak görülüyor. Türkiye’nin demokrasi karnesi de maalesef kötü. Eğer demokrasi ve darbe olasılığı ilişkisiyle ilgili teori doğruysa, bu karne Türkiye’yi darbe olasılığının yüksek olduğu ülkelerden biri yapıyor. Buradan çıkarılacak tek sonuç var: Türkiye’de bir daha böyle acı olaylar yaşamamak için artık bir an önce demokratik kurumları güçlendirmemiz ve demokrasi liginde üst sıralara çıkmamız gerekiyor. Ligin ortalarında oyalandıkça ne iktisadi büyüme ve kalkınmada yol alabiliyoruz, ne de darbe tehlikesini azaltabiliyoruz.

Ha şimdi diyeceksiniz ki, “senin anlattığın grafiğe göre darbeleri engellemek için demokrasiden vazgeçip, daha otoriter bir rejim de kurabiliriz”. Doğru, teorik olarak önümüzde iki seçenek var: demokrasi ya da diktatörlük! Ancak 15-16 Temmuz’da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının; halkın, siyasetçilerin ve sivil toplum örgütlerinin verdiği mesajı unutmayalım. Bütün Türkiye darbecilere karşı demokrasinin yanında yer aldığını söylediğine göre, herhalde demokratik kurumları geliştirmekten başka bir seçeneğimiz yok! Zaten bu çağda aranızda “daha az demokrasi” isteyen birinin olduğuna inanmak istemiyorum ama ben yine de söylemiş olayım. Hâkimiyetin kayıtsız şartsız milletin olması için demokratik kurumların tamamının işletilmesi gerekiyor; eksik demokrasiyle olmuyor.

Özetleyeyim. Darbe olasılığını arttıran üç şey şunlardı: (1) Demokratik kurumların yeterince gelişmemiş olması. (2) Düşük milli gelir seviyesi. (3) Ülkede daha önce başarılı darbe(ler) olması. 15-16 Temmuz sonrasında artık 3. maddeden kurtulduk diyebiliriz. Milli gelir seviyemizin çok düşük değil ama yeterince yüksek de değil. 2007’den beri kişi başına 10 bin dolar sınırını geçemedik. İktisatçıların tabiriyle orta gelir tuzağına takılıp kaldık. Bu sorunu çözmemiz gerekiyor. İşin güzel tarafı şu, orta gelir tuzağından çıkmak için de aynı şeyi yapmamız, yani demokrasiye yatırım yapmamız gerekiyor. Özetle, daha güzel yarınlar için düşünmemiz ve yapmamız gereken en önemli şey demokratik kurumları geliştirmek. Zaten başka seçeneğimiz de yok.

15 Temmuz’u hiçbirimiz unutmayacağız. Dehşet dolu saatler yaşadık. Asker kıyafeti giymiş teröristler masum insanlara ateş açtılar, tankla ezdiler, öldürdüler; TBMM’yi bombaladılar…  Ucuz atlattık. Hepimize büyük geçmiş olsun. Güzel ülkemde böyle şeylerin olduğunu görmek bana büyük bir acı veriyor. Umarım bundan sonra böyle bir şey olmaz ve demokratik kurumların geliştirilmesi için tüm siyasal partiler işbirliği içinde çalışır. Tabii bunun için ilk önce iktidar partisinin artık demokratik kurumların, basın-ifade özgürlüğünün ve temel hak ve hürriyetlerin önemini idrak etmesi gerekiyor. Bizlere düşen görev de her türlü darbeye itiraz etmeye ve tabii ki daha özgür, daha adil ve daha demokratik bir ülke talep etmeye devam etmek.

Sevgiler.

Notlar:

[1] Naunihal Singh’ın kitabından yola çıkan başka bir analiz için şu yazıya bakabilirsiniz.

[2] Eric Meyersson da HBR’daki yazısının sonunda 15 Temmuz darbe girişimiyle birlikte Türkiye’de artık askeri darbe döneminin kapanmış olabileceğini not ediyor.

[3] Bu konuda Eric Meyersson’un “Turkey’s democracy is crumbling and has been for quite some time” başlıklı blog yazısına bakınız.

FAİZİ İNDİRELİM, EKONOMİYİ CANLANDIRALIM!

FAİZİ İNDİRELİM, EKONOMİYİ CANLANDIRALIM!

 

Evdeki iktisat kitaplarından hangilerini yakayım diye düşünerek kütüphanemi tararken, Fransız iktisatçı Frédéric Bastiat’ın 1848’de yayınlanan Görünen ve Görünmeyen başlıklı yazısını buldum. Bakın, Bastiat yazının hemen girişinde ne diyor: Ekonomi alanında, bir eylemin, tek bir etkisi yoktur, bir dizi etkisi vardır. İlk etki hemen görünen sonuçtur. İlk bakışta görünmeyen diğer etkiler ise zamanla kendini gösterir. Eğer ilk etki güzel bir sonuç ortaya çıkarıyorsa, kötü iktisatçılar, daha sonra ortaya çıkabilecek büyük zararları göz ardı ederek bu küçük olumlu sonucun peşine düşer. İyi iktisatçılar ise, görünmeyen etkileri de dikkate almaya gayret eder; kısa dönemli çıkarların yerine uzun dönemli çıkarları hedeflerler. Özetle diyor ki, ekonominin karmaşık bir sistem olduğunu unutmayın, politika önerecekseniz ilk bakışta göremediğiniz pek çok ekti mekanizması olabileceğini göz ardı etmeyin.

“Camı indirelim, ekonomiyi canlandıralım”

Bastiat, bunu anlatabilmek için, kırılan bir camının hikâyesini anlatıyor. Soru şu: Diyelim ki top oynayan çocuklar bir esnafın pencere camını kırdı, bunun ekonomi için iyi bir şey olduğunu söyleyebilir miyiz? İlk akla gelen cevap şu: Esnafın camı kırılınca, bunu yaptırmak camcıya para verecek. Camcının geliri artacak ve böylece eline geçen parayı, başka şeyler almak için, hatta belki de işini büyütmek için kullanacak. Camcının harcadığı para da başka esnafa gidecek ve bu zincir sayesinde ekonomi canlanacak. Yani, evet esnafın camı es kaza kırılırsa ekonomi canlanır. Eğer bu doğruysa, cam kırılınca ekonomi canlanıyorsa, bunu gören aklı evvel biri – mesela bir okul müdürü – çıkıp, ekonomiyi canlandırmak için bir tim oluşturmayı ve esnafın camını çerçevesini indirmeyi önerebilir.

Ama durun, acele etmeyin. Bastiat diyor ki, camcının işlerinin iyileşmesi ancak ilk akla gelen görünen etki olabilir. Camları indirelim, ekonomiyi canlandıralım demeden önce, ekonomideki diğer etkileri de dikkate almamız lazım. Gelin düşünelim: Esnafın camı kırılmasaydı, camı tamir ettirmek için harcayacağı parayı başka bir şey için harcayacaktı. Belki bir çift ayakkabı alacaktı. Cam kırıldığı için ayakkabı için ayırdığı parayı camcıya vermek zorunda kaldı. Dolayısıyla, camcının geliri arttı ama ayakkabıcı da elde edeceği gelirden oldu. Camın kırılması, camcı cephesinde canlanma yaratırken, ayakkabıcı cephesinde durgunluğa sebep oldu. Üstelik esnaf camı tamir ettirerek sadece olanı yerine koydu, refahında bir değişiklik olmadı. Hâlbuki camı kırılmasaydı, yeni bir ayakkabı alacaktı. Belki de daha huzurlu ve mutlu bir esnaf olacak ve müşterilere daha iyi hizmet verecekti. Belki de o ayakkabıyı alsaydı, ekonominin canlanmasına camcıdan daha büyük bir katkı yapacaktı. Camı kırılınca, bu katkıyı da yapamadı… Özetle, camların kırılması ekonomik canlanmaya neden olmayabilir, hatta ekonomiye zarar bile verebilir.

Eğer Bastiat’ı dinlemeyip, sadece ilk görünen etkiyi dikkate alsaydık, “haydi camları kıralım, ekonomiyi canlandıralım” diyecek; esnafın camını çerçevesini indirmeye kalkacaktık. İyi ki Bastiat’ı dinledik de böyle bir şey yapmadık! Demek ki bu Bastiat, esnaf dostu güzel bir insan. Onu dinlemekte fayda var.

“Faizi indirelim, ekonomiyi canlandıralım!”

“Faizi indirelim, ekonomiyi canlandıralım!” önerisi de şüpheli bir şekilde “camları indirelim, ekonomiyi canlandıralım!” önerisine benziyor. Bu sebeple Bastiat’ı dinleyip, faiz indiriminin ilk bakışta görünmeyen diğer etkilerini de düşünmemizde fayda olabilir.

Tıpkı cam kırmanın ekonomiyi canlandırıcı bir etkisi olduğu gibi, düşük faizlerin de ekonomiyi canlandırıcı bir etkisi var. Ama bu ilk akla gelen, görünen etki. Faizleri indirmenin, bunun dışında başka etkileri de olabilir. Mesela, düşük faiz, fiyatları etkileyebilir ve enflasyonist bir baskı oluşturabilir. Enflasyon ise büyümeyi olumsuz etkileyebilir. Bunu dikkate almamız lazım.

Biliyorum aranızda, faizin sebep, enflasyonun sonuç olduğunu düşünenler var. Eğer böyle düşünüyorsanız, siz de düşük faizin ilk bakışta görünmeyen başka etkileri olup olmadığını düşünmeye çalışın. Mesela, faiz indirimi, yabancı sermayeyi etkileyebilir mi? Evet. Düşük faizler nedeniyle gerçekleşebilecek bir sermaye çıkışı, büyüme hevesimizi kursağımızda bırakabilir. Buna ek olarak, tasarrufların yetersiz olduğu bir ekonomide, düşük faizin, yerli girişimcilerin yurt dışından borçlanma imkânlarını nasıl etkileyeceğini düşünebilirsiniz. Bunu dikkate almak lazım, çünkü almazsak yatırımları arttırayım derken azalmasına neden olabiliriz. Başka? Faiz (ve enflasyon) döviz kurları üzerinde de etkili olabilir. Düşük faiz politikasıyla paramızın değer kaybetmesine neden olursak, yatırım yapacakların yurt dışından satın alacakları girdileri almaları güçleşebilir. Dolayısıyla, yatırım yapmanın maliyeti artabilir. Bu da iktisadi büyüme hedefine ulaşmamızı güçleştirebilir.

Yani, faizi indirelim ekonomiyi canlandıralım derken, tıpkı camları indirelim ekonomiyi canlandıralım diyenler gibi bir tuzağa düşüyor olabiliriz. Her iki durumda da indirme eyleminin birden fazla etki kanalı var. Bastiat, bu etki kanallarını dikkate almadan ekonomi hakkında konuşmamak gerektiğini salık veriyor.

Yapısal Reformlar Falan

Bastiat’ı dinlediğimizde anlıyoruz ki, bu faiz politikası işi, ilk göründüğü kadar kolay bir iş değil. Hem zaten amaç iktisadi büyüme ise, bunu neden düşük faizle gerçekleştirmeye çalışıyoruz ki? İktisadi büyümeyi sağlamanın daha iyi yolları olabilir. Mesela, üretkenliği arttırmaya ne dersiniz? Teknoloji, yenilik, eğitim reformları nasıl olur? Peki ya Daron Acemoğlu’nun önerisini dinleyip, kapsayıcı kurumları geliştirmeye ne dersiniz? Özetle, yapısal reformlar, hukukun üstünlüğü, demokrasi… Durun bir dakika lütfen. Şimdi fark ettim, bir algı operasyonuna kurban gittim. Esnafın camından her nasılsa hukukun üstünlüğüne geldim. Galiba beynim hacklendi. PC çöktü.

Bu Bastiat denen adam kim? Amacı ve maksadı belli bir Fransız iktisatçı. Çıkmış bize “diğer etkileri dikkate aldınız mı?” diye ahkâm kesiyor. Sen nereden bileceksin! 1800’lerde yaşamış insansın. Modern ekonomiyi anlama noktasında zayıf olduğun açık. Benim esnafım, benim yatırımcım ucuz kredi istiyor. Niye istiyor? Yatırım yapacak! Bunun için de faizlerin düşmesi lazım. Sen işine bak! Ha esnafın camının çerçevesinin kırılma noktasında gereken en sert tedbirleri de alırız. O konuda için çok rahat olsun. İç güvenlik paketi bunun için çıkıyor.

Okumalar:

Yazıda bahsi geçen metin:

Tim Harford, The Undercover Economist Strikes Back başlıklı kitabında Bastiat’ın örneğini güzel bir şekilde anlatıyor. Harford’un kitabını makroekonomiyle ilgilenen herkese öneririm.

  • Harford, Tim (2014). The Undercover Economist Strikes Back: how to run – or ruin – an economy. New York: Riverhead Books.

Bu yazı daha önce Açık Ekonomi‘de yayınlanmıştır. Açık Ekonomi’de güzel yazılar var, bir bakın.


 

Görsel: https://flic.kr/p/jT1Kn

Saatlerin Geri Alınmasının İleri Alınması

Saatlerin Geri Alınmasının İleri Alınması

Tarihe not düşelim diye bugünün kısa hikâyesini yazdım. Çocuklarımıza anlatırız artık!

Bir. 25 Ekim’de dünyadaki pek çok ülke ile birlikte kış saatine geçecektik ve saatleri geri alacaktık.

İki. Bakanlar Kurulu, herhalde “seçim var, aman saatler geri alınınca vatandaşın aklı karışır, oy neyim veremezler” falan diye düşünerek saatlerin geri alınmasını erteledi (4.10.2015 Tarih ve 29492 no.’lu Resmi Gazete’de yayınlanan Bakanlar Kurulu kararı). “Herhalde” diyorum çünkü kararda bu değişikliğin neden yapıldığını bulamadım, ancak gazeteler kararı bu şekilde açıkladılar.

Üç. 25 Ekim günü ülkedeki tüm cep telefonları, bilgisayarlar, tabletler ve İnternet’e bağlı diğer elektronik cihazlar büyük bir itaatsizlik örneği göstererek saatleri bir saat geri aldı.

Dört. 25 Ekim sabahı saatin kaç olduğu konusunda bir belirsizlik oluştu. BTK “saatlerinizi ayarlamayı unutmayın” diye uyarı yaptı.

Beş. Bazı gazeteler halkı saatlerini ileri almaları konusunda uyardı:

Twit1

Altı. CNNTürk saat 12:00’de “saat şu anda 12:00” diye twit girdi:

twit2

Yedi. #SaatKaç, Twitter’da Türkiye’de en çok konuşulan konu oldu:
twit3
Sekiz. Vatandaş, geri alınmayan saatlerin elektronik cihazlar tarafından haince geri alınması konusunda uyarıldı. Sosyal medyada Microsoft’un Windows işletim sistemi için Türkiye’ye özel yayınladığı eklentinin yüklenmesi gerektiği konusunda uyarılar yayınlandı. Çeşitli gazeteler ve web siteleri telefon saatlerinin nasıl tekrar ileri alınacağı konusunda bilgiler yayınladılar. Vatandaşın bir kısmı otomatik saat ayarlarını kapattı ve Türkiye saatine döndü. Diğerleri ise hala saatlerini ayarlamadı. İki hafta boyunca saatleri kafalarında bir saat ileri alarak yaşayacaklar.

Dokuz. Diyanet İşleri Başkanlığı, vatandaşı takvimlerdeki namaz saatlerine bir saat eklemeleri konusunda uyardı!

Diyanet

On. Vadafone müşterilerine saat ayarlarını manuel olarak değiştirmelerini öneren bir SMS gönderdi.

vadafone

İşte bugün böylece Bakanlar Kurulu kararıyla saatlerin geri alınmasının yaratacağı karmaşanın önüne geçilmiş oldu! Onlar erdi muradına, biz çıkalım kerevetine.


Güncelleme: BBC ve The Independent, Türkiye’nin saatle imtihanını haber yaptı:

BBC The Independent

 

İNTERNETİN NERESİNDEYİZ?

İNTERNETİN NERESİNDEYİZ?

Yazıyla ilgili kısa açıklamayı okumak için buraya tıklayın!

Bu yazıdaki istatistiklerin güncellenmesi gerekiyor. OECD’nin 2013 aralık verisi ve Dünya Bankası 2013 verisi şu anda mevcut (ben bunu yazarken yoktu). Ayrıca, TÜİK de Hanehalkı Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması‘nı (2014) yayınladı. TÜİK’in son çalışması İnternet ve bilgisayar kullanımının arttığını gösteriyor. Yayınlanan bu son çalışmalarda bu yazıda söylediklerimle çelişen bir şey yok. Tabii son istatistikleri de ekleseydim daha güzel olurdu, orası doğru. Son olarak bu yazı, bir blog yazısı olarak biraz uzun oldu. Eğer okumaya üşenirseniz yazının özeti şu: Evet Türkiye’de İnternet gelişti ama o kadar da değil 🙂

İnternet yasakları hayatımızın bir parçası oldu. Twitter yasaklandı. O açıldı, Youtube gitti. Youtube’a girmeye tam başlamıştık ki, Google+’a erişimin engellendiğini öğrendik… Anayasa Mahkemesi, verdiği kararlarda, bu tür yasakların ifade özgürlüğünü ortadan kaldırdığını ve belirgin bir kanuni dayanağa sahip olmadığını söylüyor. Buna rağmen, TİB (Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı) “idari tedbir” kararları ile sitelere erişimi engellemeye devam ediyor. Engelliweb verilerine göre bugüne kadar 48 bin 914 siteye erişimi engelleme kararı alınmış.

İnternet yasakları Türkiye’deki İnternet kullanıcılarının İnternet okur-yazarlığının artmasına neden oldu. Kullanıcılar, DNS ve proxy ayarlarını değiştirme, TOR gibi yasakları aşan tarayıcıları kullanma ve VPN kurulumu yapma konusunda önemli beceriler elde etti. Türkiye’deki İnternet kullanıcıları, İnternete özgürce gezinme becerisini elde etmiş olmalarına rağmen, yasakçı zihniyeti eleştirmeye devam ediyor. Sosyal medyada her yasak sonrası yükselen sesleri takip edenler, bu eleştirilerin oldukça ağır olduğunu muhtemelen biliyordur.

Tabii, İnternet yasaklarını savunanlar ve gerekli olduğunu söyleyenler de var. Bu tür yasakların diğer ülkelerde de olduğunu, aslında bu yasakların İnternet kullanıcılarını koruduğunu iddia edenlerin sayısı az değil. Yasakları savunanlar veya çok da önemsemeyenler sık sık Türkiye’de İnternet’in çok geliştiğini de ifade ediyor. Yasakçı bir zihniyetin olduğu bir ortamda İnternet’in bu kadar gelişemeyeceğini söylüyorlar. Bu kısa notun amacı, işte bu son iddiayı kısaca değerlendirmek.

Sorumuz şu: İnternette dünyanın neredeyiz? Gerçekten o kadar geliştik mi? Gelin bir bakalım. Yazının devamını okumak için tıklayın

Özgürlükleri kısıtlamanın faydaları!

Özgürlükleri kısıtlamanın faydaları!

1 Mayıs yasaklarını biliyorsunuz. Taksim yasak. Kızılay yasak. İstanbul’da vapur seferleri iptal. Otobüsler Taksim’e gitmiyor. Taksim’e gidecek gazeteciler gaz maskelerini hazırlamış durumda… Basın özgürlüğü konusundaki sıkıntıları zaten biliyorsunuz… Bilmiyorsanız, Freedom House’un son raporuna bir bakın. Türkiye geçen sene basının kısmen özgür olduğu ülkeler arasında sayılıyordu, son raporda basının özgür olmadığı ülkeler arasına girdi.

Gündemden sıkıldığınızı biliyorum. Youtube kapalı, VPN de pil yiyor, onun da farkındayım. Ama gelin şu basın ve ifade özgürlüğü konusuna iktisadi perspektiften bir bakalım diyorum. İktisadi dedim diye korkmayın. Çok basit bir şey yapacağız. Özgürlükleri kısıtlayan iktidarların bunu neden yaptıklarını fayda-maliyet penceresinden bakarak anlamaya çalışacağız.

Basın ve ifade özgürlüğünü temel hak ve hürriyetler arasında sayıp, faydalarını hiç tartışmadan bunların demokratik ülkelerin olmazsa olmazları olduğunu söyleyebiliriz. “Doğru olan, ahlaki olan ve olması gereken budur” diyebiliriz. Ne var ki, her nedense hükümetler ve kamu otoriteleri böyle deontolojik argümanları pek ciddiye almıyorlar. Onların bakış açısı daha çok sonuca odaklı oluyor: “Bu ifade özgürlüğü denilen şey, ülkenin, milletin, kamunun ne işine yarayacak?” diye soruyorlar. Parti programlarında, meydanlarda ve TV’lerde basın ve ifade özgürlüğünün, demokratikleşmenin ne kadar önemli olduğunu anlatıyorlar. Belli ki özgürlüklerin toplum için faydalı olduğunu düşünüyorlar. Ya da en azından bize öyle söylüyorlar.

Şimdi gelin biz de politikacılar gibi sonuç odaklı düşünelim ve konuyu fayda-maliyet terazisine yatıralım.
Yazının devamını okumak için tıklayın

LİMON, SİYASET VE BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ

LİMON, SİYASET VE BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ

Bu yazı daha önce Açık Ekonomi‘de yayınlanmıştır. Açık Ekonomi’de güzel yazılar var, bir bakın.


Bazı siyasetçiler neden basın özgürlüğünden hoşlanmaz? Seçimlerde kötünün iyisine oy verip ehven-i şere talim etmek insanlığın kaderi midir? Takdir edersiniz ki zor sorular sordum. Cevaplamak için George Akerlof diye Nobel ödüllü bir iktisatçıdan yardım alacağım.

“Limon” Arabalar ve Asimetrik Malumat

Akerlof, “Market for Lemons* başlıklı makalesinde hepimizin hemen her gün karşılaştığı bir sorundan bahsediyor. Örnek olarak, ikinci el araba piyasasını düşünün. Bu piyasada araç sahiplerinin arabaları hakkında alıcılardan daha fazla malumata sahip olduğunu yani bir malumat asimetrisi olduğunu söyleyebiliriz. Araba kaza yapmış mı? Boya var mı? Yağmur yağınca su alıyor mu? Vb. Arabayı alacak kişi hemen hemen hiçbir zaman satıcının bu sorulara verdiği yanıtların doğruluğundan emin olamaz. Akerlof diyor ki, böyle bir malumat asimetrisi olduğunda alıcılar ikinci el piyasadaki arabalara ortalama bir fiyat ödemek isterler. Örneğin, ederi 10 bin TL olan 2001 model çürük bir Megane Coupe ile ederi 20 bin TL olan bakımlı (emsalsiz!) Megane Coupe arasındaki farkı gerçekten bilemeyecekleri için 2001 Megane Coupe’lara 15 bin TL civarında bir fiyat biçerler. Hal böyle olunca, arabasına çok iyi bakmış olanlar arabalarını ederinden ucuza satmak istemedikleri için ikinci el piyasasına gelmez, arabalarını eş dost aracılığı ile satmaya çalışırlar. Böylece ikinci el piyasadaki arabaların ortalama kalitesi düşer ve bunun böyle olacağını akıl eden alıcılar da 2001 Megane Coupe’lara 15 bin TL’nin de çok olduğunu düşünürler; misal, 13 bin TL’den fazla ödemek istemezler. Dolayısıyla, ederi 13 bin TL üstünde olan Megane Coupe sahipleri de piyasadan çekilir. Bu sürecin sonucunda, ikinci el araba piyasasında sadece Akerlof’un “limonlar” (‘lemons’) dediği, bekleneni vermeyen, kalitesi düşük, kusurlu veya çürük arabalar kalır.

Akerlof’un makalesi bu aşırı basitleştirilmiş haliyle bile bize ikinci el piyasada bakımlı ve sorunsuz araba bulmanın neden zor olduğunu açıklıyor. Neyse ki, bu sorunu çözmenin yolları var. Mesela, sattıkları arabalara 6 ay garanti veren oto galericilerin ortaya çıkmasını veya kurumsal şirketlerin ikinci el araç da satmaya başlamasını düşünün. Bunlar hep asimetrik malumat sorununu azaltmak için ortaya çıkmış çözümler olarak düşünülebilir. Bu tür çözümlerin özünde, malumat asimetrisini azaltmak ve alıcının satıcının sözüne daha fazla güvenmesini sağlayacak bir garanti sistemi oluşturmak var. Malumat asimetrisi ile baş etmenin bir başka yolu da bir otoritenin, mesela kamu kuruluşlarının, satıcıları denetlemesi ve eksik veya yanlış bilgi verenleri cezalandırması olabilir.

“Limon” Siyasetçiler

Satın aldığınız ikinci el arabanın iki ay sonra teklemesi, satın aldığınız saksı çiçeğinin eve geldiğinde çiçeklikten büsbütün istifa etmesi veyahut bin bir vaatle size pazarlanan sigorta poliçesinin hasarınızı karşılamaması, yani aldığınız şeyin beklediğiniz gibi çıkmaması, “limon” olması, hep bu hain asimetrik malumat sorununun bir sonucu. Siyasette de aynı sorun var. Bin bir vaatle bizden oy isteyen siyasetçiler, bu vaatleri gerçekleştirip gerçekleştirmeyeceklerini bizden daha iyi biliyorlar. İnanıp oy verdiğimiz siyasetçinin “limon” çıkması, yani vaatlerini yerine getirmemesi, çok olağan bir durum. Bütün dünyada bazı siyasetçiler veyahut partiler “limon” çıkabiliyor, hatta daha da fenası yolsuzluk falan bile yapabiliyorlar.

Yazının devamını okumak için tıklayın

O SON AĞACI KESMEYECEKTİK!

O SON AĞACI KESMEYECEKTİK!

İstanbul’da kalan son ağacı kesen kişi ne düşünecek?

3. havalimanının temeli 07.06.2014 tarihinde atıldı. Temel atma töreninde Başbakan “Bazı gezizekalılar türedi, 3. Havalimanı’nı istemedi” dedi. 3. köprüye itiraz edenleri de hiç sevmiyor kendisi. Gerçi, daha önce o da 3. köprüye itiraz etmiş, ama olsun. Dün dündür, bugün bügündür!

3kopru

Belki siz de 3. havalimanına veya 3. köprüye itiraz edenleri dinlerken “Ne var yani? Havalimanı, köprü yapmayacak mıyız? Yapmazsak nasıl büyüyeceğiz?” diye düşünmüş olabilirsiniz. Sizden bir kez daha düşünmenizi rica ediyorum. Düşünürken, bu türden projelerin fırsat maliyetinin çok yüksek olduğunu, üstelik geri dönüşün de mümkün olmadığını unutmayın. Kendinize “3. havalimanı çevreye bu kadar zarar vermeden yapılamaz mı?” diye sorun. Sorarken, tıpkı demokrasisine özen göstermeyen toplumlar gibi, doğal çevreye özen göstermeyen toplumların da uzun dönemde sağlık bir şekilde büyüyemediğini, hatta çöktüğünü de aklınızın bir kenarında tutun lütfen.

Gelin size, konuyu bir kez daha düşünmenizi sağlayacak küçük bir hikâye anlatayım. Pasifik Okyanusu’nda küçücük bir ada olan Paskalya Adası’nın hikâyesi. Elbette ki bu hikâyeden çıkarılacak bazı dersler var.

Yazının devamını okumak için tıklayın

HER YER İNŞAAT, HER YER RESTORASYON

HER YER İNŞAAT, HER YER RESTORASYON

İstanbul’da Bir Gün, 14 Ekim 2013


Herkes bayram vesilesiyle İstanbul’dan kaçtı. Trafik rahatladı. İstanbul’u gezmek için güzel günlerden biriydi bugün. Eh hadi dedim, şöyle bir çıkıp Levent’ten Beşiktaş’a gideyim, Karaköy’e yürüyeyim. Galata’da bir bira içip tarihi yarımadaya geçer, 1777’den bu yana hizmet veren Şekerci Ali Muhiddin Hacı Bekir’den bir paket lokum alır, Kapalı Çarşı’yı gezer, Beyazıt’a çıkar İstanbul Üniversitesinin oradan Çorlulu Ali Paşa Medresesi’ne uğrar bir çay içip Sultanahmet’e geçerim diye düşündüm.

minicakalDile kolay. Kilometrelerce yol yürüyeceğim. Hava sıcak mı soğuk mu belli değil. Güneşin altında terliyor, gölgede üşüyorsun. Aldım sırt çantamı, “turistler nasıl yapıyorsa ben de öyle yaparım” deyip yola koyuldum.

Çıkar çıkmaz su koyverdim. “Ya şuradan otobüse bineyim de Beşiktaş’a kadar yorulmayayım” diyerek ‘Mini Çakal’lık yaptım (soldaki resim). Otobüs de boştu yollar da. Hemen Beşiktaş’a ulaştım.

Beşiktaş’tan yürümeye koyuldum. İlk durak Gezi olayları sırasında ve sonrasında çok tartışma konusu olan Valide Sultan Camii idi. Dışarıdan şöyle bir baktım, olağan dışı bir şey göremedim ve yürümeye devam ettim.

Fındıklı’da küçük bir mola verip renklendirilen merdivenlerin fotoğrafını çektim. Sanırım renkli merdivenlerin şehre de renk getirdiğine kimse itiraz etmez. Tabii yola park eden araçlar, kırık dökük kaldırım taşları falan da olmasa daha güzel olurdu ama “ne yapalım” dedim “bu da bir şeydir.”

merdiven2

Bu arada Fındıklı parkı berbat haldeydi. Yürürken böyle bir yazı yazacağımı düşünemediğim için fotoğraflamayı ihmal ettim. Ancak çimler çok kötü durumda ve çevre düzenlemesine ihtiyaç var.

Fındıklı’dan nargile kafelerinin, çayhanelerin olduğu yere doğru ilerledim. Ortaköy-Beşiktaş’ın bakımlı görüntüsü yavaş yavaş kaybolmaya başlamış, inşaat ve restorasyon çalışmaları artmıştı. Tophane’deki camiinin restorasyon çalışmaları hala devam ediyordu. İstanbullu arkadaşlarım bu çalışmanın yıllardır sürdüğünü söylemişti zaten. Bunun dışında muhtemelen Denizcilik İşletmeleri’ne ait bir binada da çalışma vardı. Bu çalışmalar nedeniyle, kaldırımların kenarı metal levhalarla kaplanmıştı. Biliyorsunuz bu metal levhalar İstanbul’un mütemmin cüzüdür. Metal levha manzarasıyla yaşamaya çoktan alıştık, günlük koşuşturmaca sırasında varlıklarını fark etmiyoruz bile. Devam ettim.

Yazının devamını okumak için tıklayın

KAHRAMAN BAKKAL AVM’YE KARŞI

KAHRAMAN BAKKAL AVM’YE KARŞI

Hürriyet’in haberi özetle şöyle:

Esnafa iyi AVM’lere kötü haber

250 milyar dolarlık perakende pazarı zapturapt altına alınacak. İsteyen istediği yerde AVM, berber, bakkal açamayacak.

İsteyen İstediği Yere Avm Yapamayacak

Taslağa göre il bazında stratejik ticari planlar hazırlanacak. [Kurulacak] komisyon, hazırlayacağı planlarda cadde cadde, sokak sokak nerede, hangi mesafede kaç tane AVM, bakkal, berber, kuru temizlemeci açılabileceğini belirleyecek. Böylece üç ayda batan bakkal, berber olmayacağı gibi, rastgele açılan AVM’ler nedeniyle de esnaf zarara uğramayacak.

Planlara uymak ‘zorunlu’ değil; gönüllü olacak. Ancak bu plana uymayan hiçbir devlet teşviğinden ve desteğinden yararlanamayacak.” (Hürriyet 8.10.2013)

Dünya gazetesi de haberi şöyle vermiş:

“AVM’de esnaf ve sanatkâra belirli oranda yer ayrılacak.

Esnaf ve sanatkâr işletmelerinin alışveriş merkezlerinde faaliyet gösterebilmelerine imkân sağlanacak, ayrıca kaybolmaya yüz tutmuş mesleklerin yaşatılmasını teminen bu meslek erbabının alışveriş merkezlerinde faaliyet göstermeleri mümkün hale gelebilecek.” (Dünya 8.10.2013)

Haberi okuyunca mahallenin bakkalı Mehmet’e gidip müjdeyi verdim, “hadi yine iyisin, AVM’de köşeyi kaptın” dedim. Mehmet, şaşırdı tabii. Haberi okumamış. Hemen bilgilendirdim.

“AVM’lere esnaf-sanatkâr kotası geliyormuş. Hürriyet, ‘esnafa iyi AVM’lere kötü haber’ diye başlık atmış. Belli ki bakkallar için, kunduracılar için iyi bir şeyler oluyor, Gümrük ve Ticaret Bakanlığı esnafın, sanatkârın yüzünü güldürecek bir düzenleme yapıyor.”

Mehmet’in gözleri parladı. “Abi şu yeni açılacak AVM’de bir dükkân verirlerse valla köşeyi döneriz” dedi ama sonra şüpheyle devam etti “milyon dolarlık dükkânların olduğu yerde kim bize dükkân verir hocam?”

Emin olmak için Dünya gazetesindeki haberi dikkatlice incelemeye koyulduk. Haberi iki kez okuduktan sonra Mehmet, “Ne diyor hocam bu? Ben anlamadım.” dedi.

Yazının devamını okumak için tıklayın

SİYASETÇİLER NEDEN SAÇMALIYOR?

SİYASETÇİLER NEDEN SAÇMALIYOR?

İşte Açıklaması!

Birkaç gaf örneği vererek başlayalım [1]:

  • “Ege bir Yunan gölü değildir, Ege bir Türk gölü de değilidir. Binaenaleyh Ege bir göl değildir” Süleyman Demirel
  • “Merhaba asker!” Tansu Çiller, zabıta memurlarına hitaben.
  • Tansu Çiller, Madımak Katliamı’ndan sonra: “Otelin etrafındaki vatandaşlarımıza hiçbir şey olmamıştır.”
  • “Sevgili Kızılderililer” Aydın Güven Gürkan, Kızılcahamam mitinginde halka sesleniyor.
  • “Füzelerle savaş kazanabilirsiniz, ama füzelerin üzerine oturamazsınız.” Deniz Baykal
  • “Diyarbakır, ses vermiyorsunuz Diyarbakır?” (Bingöl mitinginde) – Recep Tayyip Erdoğan
  • “Biz sayın başbakan gibi söz verip sözümüzde duran insanlardan değiliz” Kemal Kılıçdaroğlu

Yakın tarihli iki örnek de şöyle:

  • Karayolları Genel Müdürü Cahit Turhan, İstanbullu’nun trafik çilesine çözüm buldu: “İstanbul’dan gidin!” (2012)
  • Melih Gökçek, Ankaralı’nın susuzluk sorununa çare buldu: “Ankara’dan gidin!” (2007)

Saçma değil mi?

Evrensel bir gerçek var: Siyasetçiler sık sık saçmalıyorlar. Bununla da kalmıyor, sık sık cinsiyetçi, ayrımcı, ırkçı yorumlarda bulunuyorlar. Bugün bir şey diyorlar, ertesi gün çark edip tam aksini söylüyorlar. Çoğu zaman da Twitter’da TT olmak pahasına herkesin dalga geçeceği anlamsız sözler ediyorlar. Peki neden?

Yazının devamını okumak için tıklayın