Browsed by
Category: Köşe Yazısı

ÇILGIN KÖRFEZ PROJESİ

ÇILGIN KÖRFEZ PROJESİ

Belli bazı odakların engellediği çılgın körfez projesi

John Reber diye bir adam var. San Francisco’nun su sorununu kalıcı bir şekilde çözmek istiyor ve çılgın bir proje öneriyor. San Francisco körfezini barajlarla örelim, kapatalım, denize boşa akan tatlı suyu toplayalım ve böylece San Francisco’ya bugüne kadar görmediği hizmeti getirelim diyor. Yani John Reber, önceki belediyelerin, önceki hükümetlerin yapamadığını biz yapalım, halk hizmet görsün, vatan aşkı nedir bizimle öğrensin diyerek iyi niyetli ama çılgın bir proje öneriyor.

Proje gerçekten çılgın. Koca körfez kapatılacak, setler örülecek, su akışı kontrol edilecek, körfezde tatlı su gölü oluşturulacak, barajların üstünden otoyollar ve tren yolları geçecek, vesaire vesaire. Proje çılgın ama işe yarayacakmış gibi de görünüyor. Körfezin girişi kapatılacağı için körfeze tuzlu deniz suyu girmeyecek, tatlı su kaynakları da böylece tuzlu suyla karışıp “ziyan” olmayacak. Yani, tatlı su boşu boşuna akmayacak, körfezde biriken su ile halkın ihtiyacı karşılanacak, böylece Reber’in çılgın projesi San Francisco’nun su derdine derman olacak. Harika değil mi?

Yazının devamını okumak için tıklayın

CEP FATURASINI AZALTALIM

CEP FATURASINI AZALTALIM

Cep telefonu faturanızı nasıl azaltırsınız?

Ülkemizde her yıl binlerce cep telefonu abonesi icralık oluyor. Cep telefonu kullanıcılarının çoğu da gereğinden çok cep telefonu faturası ödüyor ve faturalarını azaltmak için gerekenleri yapmıyor. Bu durumu değiştirmek için ne yapabiliriz? Cep telefonu kullanım harcamalarımızı nasıl düşürebiliriz?

Yazının devamını okumak için tıklayın

KAPİTALİZMİN GELECEĞİ?

KAPİTALİZMİN GELECEĞİ?

Kapitalizmin sonu mu geldi? Bu soruya herkes kendi meşrebince cevap veriyor. “Oh sonu geldi!” diyen de var, “Kapitalizmden iyisi yok” diyen de. Ana-akım iktisatçıların çoğu küresel kapitalizmin sorunları olduğunu kabul ediyor, ama kapitalizmin yerine başka bir şey geleceğine de inanmıyor. Kapitalizmin yerine başka türde bir kapitalizm geleceğini düşünüyorlar (örneğin, bak. Rogoff 2011, Roubini 2011). Özetle, kapitalizmin bazı sıkıntıları olduğu neredeyse genel kabul görse de kapitalizmin alternatifinin “daha iyi bir kapitalizm” olduğu düşünülüyor. Sorun şu ki, bu daha iyi kapitalizmin nasıl bir şey olduğu konusunda bir fikir birliği yok.

Peki, kapitalizmin sıkıntısı nedir? İktisatçılar sorunları şöyle listeliyor: eşitsizlik, yoksulluk, işsizlik, umutsuzluk, kamu mallarının sağlanamaması, doğmamış nesillerin refahının göz ardı edilmesi ve tabii ki finansal krizler (Rogoff 2011, Roubini 2011). Finansal krizler kısmını hepimiz biliyoruz. Kamu mallarının sağlanması, mesela sağlık hizmetleriyle ilgili problemleri de biliyoruz. İşsizlik de tamam. Peki ya eşitsizlik? Kapitalizmin alâmet-i fârikası fırsat eşitliği değil miydi? Kapitalizm ve demokrasinin ülkeler arası gelir farklılıklarının azalmasında çok önemli rol oynadığı sürekli tefrika edilmiyor muydu? İktisatçılar bu ikinci konuda geri adım atmış değil. En azından kalkınma göstergeleri açısından ülkelerarası farkların azaldığını söylemek mümkün. Öte taraftan, bir ülkede yaşayan bireylerin gelirlerine baktığımızda, zenginle yoksul arasındaki farkların çoğu zaman modellerinde gelir dağılımını göz aradı eden iktisatçıların bile dikkatini çekecek boyutlarda olduğunu görüyoruz. Hatta vurguyu arttırmak için şöyle ifade edeyim, The Economist bile artan eşitsizliğin zamanımızın en büyük iktisadi ve siyasi zorluklarından biri olduğunu söylüyor (Economist, 2012a,d). OECD ve Avrupa Komisyonu da benzer tespitler yapıyor: Dünyanın 30 gelişmiş ülkesinde 1980’lerden beri gelir eşitsizliğindeki artış devam ediyor (OECD 2008a, 2011; Avrupa Komisyonu 2010). Aslında bu yeni bir hikâye de değil. Kapitalizmin tarihi bir bakıma eşitsizliğin ve eşitsizlikle mücadelenin tarihi olarak düşünülebilir. Bugün bu tarihin yeni bir aşamasındayız.

Yazının devamını okumak için tıklayın

VERGİ SİSTEMİ

VERGİ SİSTEMİ

Vatandaşın hayatını zorlaştırmanın 384 yolu!

Eğitim sistemimiz, sosyal bilgiler, vatandaşlık bilgisi ve daha önceleri milli güvenlik derslerinde bize hep iyi bir vatandaş olmak için neler yapmamız gerektiğini öğretmeye çalıştı. Sokaklara çöp atmayacaktık, vergimizi verecektik, kurallara uyacaktık ve uymayanları uyaracaktık, erkekler askere gidecekti, kadınlar da artık devletimiz onlara ne görev biçiyorsa onları yapmaya çalışacaktı. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak on yıllar boyunca bu görevlerimizi iyi kötü yerine getirmeye çalıştık. Görev bildiğimiz şeyler kimi zaman sıra beklememizi, kimi zaman manasız yolculuklar yapmamızı, kimi zaman ise o gün canı sıkkın olan görevli memuru kızdırmadan sıramızı savmamızı gerektirdi. Bazı görevler çok zorluydu. Mesela, gümrükten mal geçirmek deveye hendek atlatmaktan on seviye yukarıda bir işti. Bir zamanlar her şey için gereken adli sicil kaydını alabilmek için saatlerce sıra bekler, oraya buraya para öder, günün sonunda kaydımızı alıp mesai saatinin bitmesi nedeniyle hiçbir işimizi halledememiş olmanın garip rahatlığıyla evimize dönerdik.

Tüm bunları yaşarken şunu öğrendik. Sistem karmaşıklaştıkça ve zorlaştıkça daha fazla kötüye kullanılıyordu. Vatandaşlık görevleri zorlaştıkça, hayatı kolaylaştıracak, rüşvet vb. içeren,  resmi olmayan çözümler bulunuyordu. Hiçbir düzenleme, hiçbir yasak, hiçbir kural %100 sızdırmaz değildi. İşini bilen memurlarla hayatını kolaylaştırmak isteyen vatandaşlar kafa kafaya verip her kuralın etrafından dolaşmayı başarabiliyordu. Özetle, vatandaş hayatını zorlaştıran görevlerden kaçmaya çalışıyordu.

Yazının devamını okumak için tıklayın

%100 YERLİ MALI SEVDAMIZ

%100 YERLİ MALI SEVDAMIZ

Apple, Samsung ve %100 Yerli Malı Sevdamız…

Yılmaz Özdil ile TCDD’deki meçhul yazarın atışmasını neşeyle izlemiş olduğunuza eminim. Özdil, demiryollarını ve trenleri yabancılar yapıyor derken, TCDD’nin meçhul yazarı ise hayır efendim bu yolları Türkler yapıyor diye ısrar ediyordu. Anlaşıldı ki, demiryollarımız ve trenlerimiz %100 yerli değilmiş! Hâlbuki Ulaştırma Bakanımız bize “yerli malı, yurdun malı, herkes onu kullanmalı” şarkısıyla büyüdüğünü anlatmıştı. Elinde kendi tabiriyle “iyi, fiyakalı, ele uygun, ince ve hafif’” bir telefon vardı. Telefon, 1,3 megapixel kamerası ve 2,4 inç ekranı ile olmasa da üzerindeki “Made in Turkey” yazısıyla göz kamaştırıyordu. Bu yazı tabi ki Ulaştırma Bakanımızın isteği ile büyütülmüştü. Binali Yıldırım “Kimse bizim ürünümüzü, yerli ürünümüzü küçük görmesin, hiç bir aşağılık duygusuna da kapılmayalım” demişti.[1] Ne var ki, heyecanla tanıtılan bu yerli ürünün parçaları yurt dışından gelmiş, montajı ise Türkiye’de yapılmıştı.

Binali Yıldırım’ın 2010 yılında tanıttığı “yerli” telefonu üreten şirket şimdi de “yerli” tablet üretiyor. Yerli telefon/tablet meselesi yerli demiryolları meselesine benziyor. Üretilen şeyin ne kadar yerli olduğu tartışmaya açık. Mesela, “Türk malı” tableti üreten şirket ABD’de kurulmuş. Ama şirketi kuranlar Türk. Tabletin parçaları Tayvan, Japonya ve Güney Kore’den geliyor. Tablet, başkalarının Türkiye dışında geliştirdiği bir işletim sistemini kullanıyor. Ancak, hangi parçaların nasıl birleştirileceğine ve tasarımın nasıl olacağına ABD’deki Türk şirket karar veriyor. Yazılım geliştirme ve montaj ise Türkiye’de yapılıyor. Muhtemelen şirketin ABD ve Türkiye’deki çalışanlarının bir kısmı da yabancı…  Şimdi biri çıkıp “Bu tabletin işletim sistemi yabancı, işlemcisi yabancı, ekranı yabancı… Peki bunun neresi yerli?” diye sorabilir. Buna karşılık, bir başkası “Bunu üreten şirket %100 Türk şirketi, daha ne istiyorsunuz?” diyebilir ve tartışma böylece uzayıp gidebilir. Peki, gerçekten bu tableti “yerli tablet” olarak adlandırabilir miyiz? Türk malı tabletimiz var diyebilir miyiz? Bu tablet yerliyse yüzde kaçı yerli, yüzde kaçı yabancı?

Yazının devamını okumak için tıklayın

İSTANBUL TRAFİĞİ

İSTANBUL TRAFİĞİ

İstanbul’da Neden Toplu Taşıma Araçlarını Kullanmıyorum?

İstanbul trafiği denince hemen akla şu soru geliyor. Bunca sıkıntısına rağmen (ben dâhil) herkes neden özel otomobiliyle trafiğe çıkıyor? Neden boğazı vapurla geçip, manzaraya karşı çay keyfi yapmak yerine arabasına atlayıp trafiğe karışıyor? İnsanların kendilerine eziyet etmek istediğini, mazoşist olduklarını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Aslında herkes en konforlu ve rahat şekilde gideceği yere ulaşmaya çalışıyor. Evet. Trafiğe rağmen İstanbul’da en konforlu ulaşım biçimi çoğu zaman aracınıza atlayıp trafiğe karışmak! Peki, neden böyle? Cevabı basit. Kısa mesafeler dışında toplu taşıma sistemini kullanmak zor ve sorunlu.

İstanbul’da bir yerden diğerine nasıl gidersiniz?

Eğer Kadıköy’den Beşiktaş’a gidecekseniz elbette aracınızı almayı düşünmezsiniz. Vapura atlayıp karşıya geçersiniz. Peki ya Sultanbeyli’den Rumeli Hisarüstü’ne gidecekseniz (oldukça uzun bir mesafe!) ne yapmalısınız? Bunu öğrenmek için İETT’nin “oraya nasıl giderim” web sitesine girip hangi toplu taşıma araçlarını kullanacağınıza bakabilirsiniz mesela. İETT’nin web sitesine bu bilgileri girdiğinizde karşınıza şu çıkıyor: “Girdiğiniz sorguya ait üçlü çözümde bulunamamıştır”! Yani (herhalde) diyor ki, oradan oraya üç araç değiştirerek bile gidemezsiniz! Hmm! Hadi Sultanbeyli son duraktan Beşiktaş İskele’ye gitmeye çalışalım. Sonuç aynı: “Girdiğiniz sorguya ait üçlü çözümde bulunamamıştır”! Durun pes etmeyin. Üsküdar’a gidip oradan motorla karşıya geçebilirsiniz. İETT bu sefer bize yol gösteriyor. Üsküdar’a gitmek mümkün! Sisteme göre iki otobüs değiştirmemiz gerekiyor. Toplam 56 durak var ve seyahat süresi 103 dakika. Bu seyahat süresi bilgisine ne kadar güvenebileceğimiz şüpheli çünkü sistem İstanbul trafiğini göz ardı ediyor. Bindiğiniz otobüs trafiğe takılırsa vay halinize. Zaten kaldığınız yerden çıktınız, durağa gittiniz, otobüs beklediniz, aktarma durağında indiniz diğer otobüsü beklediniz falan derken iyimser bir tahminle en az 30 dakika geçeceğini unutmayalım. Trafik olmasa bile 130 dakikalık bir seyahat süresinden bahsediyoruz. 2 saat 10 dakika! Bunun üstüne daha vapura bineceğiz, karşıya geçeceğiz, oradan bir otobüs bulup Rumeli Hisarüstüne’ne gideceğiz! 4 saat önce falan yola çıkmakta fayda var.

Yazının devamını okumak için tıklayın