Browsed by
Category: Köşe Yazısı

DEMOKRASİDEN KAÇARKEN ORTA GELİR TUZAĞINA TAKILMAK!

DEMOKRASİDEN KAÇARKEN ORTA GELİR TUZAĞINA TAKILMAK!

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Wall Street Journal için yazdığı yazıda orta gelir tuzağından kaçmak ve uzun dönemli iktisadi büyümeyi sağlamak için üç temel reform alanından bahsediyor: Eğitim, istihdam ve teknoloji. Ancak, son zamanlarda iktisatçıların çok önemsediği kurumsal reformlardan, demokrasiden, hukukun üstünlüğünden ve basın-ifade özgürlüğünden hiç bahsetmiyor. Peki, Türkiye bu alanlarda reform yapmadan, sadece eğitim, istihdam ve teknolojiye odaklanarak orta gelir tuzağından kaçabilir mi? Çok zor!

İsterseniz gelin bir hafızamızı tazeleyelim. Mehmet Şimşek’in orta gelir tuzağından kaçış planında yer almayan demokrasi, özgürlükler ve hukukun üstünlüğü alanlarındaki karnemizi bir hatırlayalım.

  • Demokrasi Endeksi’nde 167 ülke arasında, 93. sıradayız (The Economist Intelligence Unit 2013).
  • Küresel Demokrasi Endeksi’nde 114 ülke arasında 61. sıradayız (Global Democracy Ranking 2014).
  • Basın özgürlüğünde 197 ülke arasında 134. sıradayız ve basının özgür olmadığı ülkelerden biri olarak anılıyoruz (Freedom House 2014).
  • Hukukun üstünlüğünde 99 ülke arasında 59. sıradayız (World Justice Project 2014).
  • İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün son raporunun ilk cümlesi şöyle: “Türkiye insan hakları alanında endişe verici bir gerileme yaşıyor.”

Bu listeyi uzatmak mümkün! Hangi uluslararası endekse bakarsanız bakın, Türkiye’nin demokrasi, özgürlükler ve hukukun üstünlüğü karnesinin oldukça kötü olduğunu göreceksiniz. Bu yazıda, bu karneyi düzeltmemizin neden önemli ve gerekli olduğunu eğitim reformu kapsamında ele alacağım. Diğer reform alanlarına, yani istihdam ve teknolojiye, değinmeyeceğim.[1]

Eğitim, iktisadi büyüme için gerekli ama yeterli değil!

Şimşek, eğitimin öncelikli reform alanlarından biri olduğunu söylerken, eğitim yatırımlarının iktisadi büyümeye yol açacağını ve böylece bizi orta gelir tuzağından kurtaracağını düşünüyor. Eğitimin gerekli olduğu, büyüme için bir ön koşul olduğu doğru. Ancak eğitime yapılan yatırımların her koşulda iktisadi büyümeye neden olacağı varsayımı doğru değil. Bunu gösteren pek çok çalışma var. Bunlardan biri olan Dünya Bankası’nın MENA (Orta Doğu ve Kuzey Afrika) Kalkınma Raporu (2008) özetle şunları söylüyor: Eğitim reformlarının her koşulda iktisadi büyümeye katkı yaptığını söylemek zor, MENA ülkelerinin eğitime yaptıkları yatırımların karşılığını iktisadi büyüme olarak alamamış olması bunu teyit ediyor. Eğitim, iktisadi büyüme için gerekli ama yeterli değil!

Dünya Bankası raporuna göre, başarılı, yani iktisadi büyüme sağlayacak, bir eğitim reformunun, üç ayağı var: Birinci ayak, fiziki eğitim yatırımlarından oluşuyor. Okul yapmak, sınıflara sıra koymak, çocuklara tablet dağıtmak falan hep bu birinci ayakta oluyor. Ne var ki, bunları yapmak tek başına yeterli değil.

İkinci ayakta, eğitim sistemindeki tüm aktörlerin, kaliteye odaklanmasının teşvik edilmesi gerekiyor. Ayrıca, kalite için ezbere değil, yaratıcılığa odaklanılması şart. Soru soran, sorgulayan gençler değil, otoriteye itaat eden gençler yetiştirmek için yapılan eğitim reformları yaratıcılığı körelttiği için iktisadi büyümeye katkı yapmıyor. Öğretmenlerin ve yöneticilerin kaliteye odaklanabilmesi için öğrencilerin ve velilerin de kaliteli eğitim istemesi gerekiyor. Bunun için kaliteli eğitim almanın getirisinin yüksek olması lazım. Eğer iş ortamı kaliteli öğrenci talep etmiyorsa, sadece diplomaya bakıyorsa, öğrenciler ve veliler de kalite talep etmiyor. Her şeye rağmen, bir şekilde eğitim kalitesini arttırsanız bile, eğitimli nüfusu istihdam edecek yenilikçi, Ar-Ge odaklı yerli veya yabancı firmalar ülkenizde yatırım yapmıyorsa, eğitime yaptığınız yatırım da büyümeye fazla katkı yapmıyor. Özetle, eğitim reformlarının iktisadi büyümeye dönüşmesi için özgürlükçü bir eğitim sistemi ve yaratıcı yatırımları teşvik eden özgür bir iktisadi ve sosyal ortam gerekiyor. Böyle bir ortamın oluşması için ise demokrasiye, hukukun üstünlüğüne ve özgürlüklere ihtiyaç var. Bu da bizi eğitim reformunun üçüncü ayağına getiriyor.

megitim (2)

Kamuya hesap verebilirlik ve demokrasi

Nedir bu üçüncü ayak? Kamuya hesap verebilirlik! Bu ayak, eğitim politikalarını yönetenlerin, öğrencilerin, velilerin ve uzmanların görüşlerini dikkate almasını ve başarısız politikalar için kamuya hesap veriyor olmasını gerekli görüyor. Kamu otoritesinin hesap verebilir olması için, dolayısıyla da eğitim reformunun üçüncü ayağının yere sağlam basabilmesi için en başta kamu otoritesinin vatandaşı dinlemeye ve hesap vermeye niyetli olması gerekiyor. Türkiye’de bu konuda sıkıntılar olduğunu görmek zor değil. 4+4+4 reformu sırasında kamu otoritesinin velilerin, öğrencilerin ve uzmanların şikâyet ve önerilerini pek dikkate almadığını ve ortaya çıkan sorunlar nedeniyle kamuoyuna hesap vermediğini görmüştük. İtirazlara rağmen okula başlama yaşını düşüren düzenleme örneklerden sadece biri… Bugün de eğitim politikalarıyla ilgili hoşnutsuzluklar var. Ana-akım medyada pek yer bulmasa da bu hoşnutsuzluklarla ilgili pek çok haber okuyoruz. Bu haberlere göre, bazı öğrenciler, veliler ve öğretmenler, MEB’in kendilerine hiç danışmadan aldığı kararlara karşı eylem yapıyor. Okullarının imam-hatip okuluna çevrilmesine, taşınmasına, okul müdürlerinin değiştirilmesine ve zorunlu din dersine itiraz ediyor ve seslerini duyurmaya çalışıyor. Örneğin, bazı Alevi vatandaşlar, eğitimde uygulanan ayrımcılığa ve bir dayatma olarak gördükleri imam-hatip uygulamasına karşı seslerini duyurabilmek için Ankara’ya yürüyor. Görünen o ki insanlar kamu otoritesine seslerini duyurmaya çalışıyor. Ama bunun bir karşılık bulduğunu söylemek zor.

Kamu otoritesinin vatandaşı dinlemesini ve hesap vermesini sağlayabilmenin yolu yüksek standartlarda bir demokrasiden geçiyor. Birincisi, özgürlüklerin güvence altına alınmış olması gerekiyor. Mesela, itirazlarını dile getirmeye çalışanlara biber gazı ile müdahale edilmemesi gerekiyor. Ne yazık ki ülkemizde bu tür müdahaleler sık sık oluyor. Basın açıklaması yapmak isteyen öğretmen ve öğrencilere biber gazıyla müdahale edildiğine dair haberler (mesela, bkz. Cumhuriyet 24.9.14) eğitim alanında da durumun çok farklı olmadığını gösteriyor. İkincisi, vatandaşın ne olup bittiğinden haberdar olabilmesi için basın özgürlüğü gerekiyor. Basın özgürlüğü karnemiz malum! Söz konusu eğitim olunca durum değişmiyor. Mesela geçenlerde MEB müsteşar yardımcısı, gazetecilerden haberlerinde protestolardan bahsetmemelerini istemişti (Posta, 15.9.14). Üçüncüsü, düzgün işleyen tarafsız bir yargı sistemine ihtiyaç var. Hemen her zaman kamu otoritesinin verdiği kararları haklı bulan, vatandaşın itirazlarını tarafsızca değerlendirmeyen bir yargı istemi ile başarılı bir eğitim reformu yapmak imkânsız. Tabii tarafsız yargı tek başına yeterli değil, yöneticilerin de ulusal ve uluslararası yargı kararlarına uyması gerekiyor. Türkiye’de bu konularda da sıkıntılar var. Güncel bir örnek, eğitim konusunda da durumun farklı olmadığını gösteriyor: Hatırlarsınız, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 16 Eylül’de Türkiye’deki zorunlu din dersi uygulamasının, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin eğitim hakkıyla ilgili maddesini ihlal ettiğine karar verdi. AİHM Yargıcı Işıl Karakaş, bu karardan sonra din dersinin zorunlu olamayacağını açıkladı (Radikal, 18.9.14). Ne var ki, Başbakan Davutoğlu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan bu kararı tanımadıklarını ima eden açıklamalar yaptılar. AİHM kararına rağmen zorunlu din dersi uygulaması halen devam ediyor.

Özetle Türkiye’de, başarılı bir eğitim reformu için gerekli olan üç ayaktan ikisi yere sağlam basmıyor. Kötü demokrasi karnesi, ikinci ayakta eğitimin kalitesinin arttırılmasını zorlaştırıyor; üçüncü ayakta ise, kamuya hesap verilebilirliğe zarar veriyor. Bunlar, birinci ayakta yapılan reformların, artan eğitim harcamasının, tabletlerin, okulların vb. iktisadi büyümeye dönüşmesi güçleştiriyor.

Demokrasi olmadan başarı zor!

Aynı şeyler teknolojik gelişmeyi hedefleyen reformlar için de söylenebilir. Orta gelir tuzağından kaçabilmek için demokrasiden kaçmamak, hukukun üstünlüğü sağlayan ve özgürlükleri güvence altına alan reformları yapmak gerekiyor. Türkiye’nin demokrasi ve ifade özgürlüğü karnesinin uluslararası standartların oldukça altında olduğu dikkate alınırsa, Mehmet Şimşek’in bu konulardan hiç bahsetmemiş olması ilginç. Ama sadece ilginç değil, önemli de. Çünkü hukukun üstünlüğünü, özgürlükleri ve kamuya hesap verilebilirliği güvence alan kapsayıcı demokratik kurumlar, uzun dönemli iktisadi büyüme için önemli ve gerekli. Bana inanmıyorsanız, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı iken ödül verdiği Daron Acemoğlu’nun yazılarına ve kitaplarına bakabilirsiniz. Ya da sürekli demokrasiyi, özgürlükleri ve hukukun üstünlüğünü vurgulayan Ali Babacan’a sorabilirsiniz: “Birinci sınıf bir demokrasi olmayı hedeflemeliyiz, gerçek anlamda bir hukuk devleti olmayı hedeflemeliyiz ve bunlar ekonomik ilerlememizin olmazsa olmaz şartları.” (Ali Babacan, 23.5.14)

Notlar:

[1] Teknoloji konusunda Emin Köksal’ın Açık Ekonomi’de yayınlanan “Teknoloji bizi orta gelir tuzağından kurtarabilir mi?” başlıklı yazısına da bir bakmanızı öneririm.

[2] Bu yazı 9 Ekim 2014 tarihinde Wall Street Journal Türkiye’de yayınlanmıştır.

Önemli olan ekonomi değil, cihanşümül tam bağımsız keyiflerdir!

Önemli olan ekonomi değil, cihanşümül tam bağımsız keyiflerdir!

Bu yazı 28.08.2014 tarihinde The Wall Street Journal Türkiye‘de yayınlanmıştır.


Ekonomi hayattır. Öyle derler. Hatta bunu öyle ciddiyetle söylerler ki sanki ekonomi üstünde yaşadığımız bir gezegenmiş de ne yaptığımızı, ne ettiğimizi ve dahi ahlakımızı belirliyormuş gibi bir hisse kapılırız. Faizler, vergiler, bütçeler falan filan… Sanki hayat bunlardan ibaretmiş gibi… Sorsanız, altyapı-üstyapı diyeni veya görünmez elden bahsedeni bile çıkar. Halbuki hayatta asıl önemli olan cihanşümül tam bağımsız keyiflerdir.

Bunu söylememin bir nedeni var elbet. Açıklayayım.

Dün, yazılarımdan birinde kullanmak için Londra’daki bir düşünce kuruluşu olan Legatum Enstitüsü’nün yayınladığı refah endeksini arıyordum. Google’a gerekli anahtar kelimeleri yazdım ve beni Legatum Enstitüsü’nün web sayfasına ulaştıracak bağlantıya tıkladım. Yaklaşık 1 saniye içinde 06.05.2009 tarihinde Mersin’deki bir mahkemenin aldığı bir kararla bu siteye erişimin engellendiğini öğrendim. Evet! Mersin’de bir mahkeme, Londra’daki bir düşünce kuruluşunun web sitesine erişimi engellemişti. Bu siteye ulaşmamızı katiyetle istemiyordu.

Karşıma çıkan kudretli web sayfası, Legatum Enstitüsü’nün web sitesi (li.com) hakkında bir “koruma tedbiri” olduğunu bana gururla bildiriyordu. Akla gelen soru şuydu: Mersin’deki bir mahkeme Londra’daki saygın bir düşünce kuruluşunun web sitesine erişimi neden engellemişti? Böyle bir şeyi neden yapmıştı? Bilemiyoruz. Çünkü bizi her türlü ahlaksızlıktan korumakla görevli devletimiz, bu siteyi neden kapattığını bize söylemeye gerek görmemişti. Artık kim bilir, bu Legatum Enstitüsü’ndekiler ne yaptılarsa, hangi müstehcen düşünceleri savundularsa bilmiyoruz, bilemiyoruz.

Tabii, çok da ukalalık etmemek lazım. Sonuçta, mahkeme kararının tarihi ve sayısı verilmiş. Sitenin neden kapandığını öğrenmek isteyen gider bazı bürokratik işlere girişir, öğrenir! Manasız dilekçeler yazmanızı engelleyen bir yasa veya yönetmelik olmadığına göre, oturup “bu siteyi niye kapattınız?” diye bir dilekçe yazıp, gereği için saygılarınızla arz edebilirsiniz! Hey hak! Devlet sizi bin türlü ahlaksızlıktan korumuş, sizi neden koruduğunu zahmet edin de kendiniz öğrenin!

Dedim ya, aslında amacım Legatum Enstitüsü’nün yaptığı çalışmayı inceleyip, bir yazı yazmaktı. Ama karşımda erişemediğim bir site dururken, yazı yazmak önemsiz bir problem gibi görünmeye başlamıştı. Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın koruması altında bir insan olarak yapabileceğim en güzel şey, sanırım, güven içinde keyfime bakmaktı. Sonuçta beni Legatum Enstitüsü’nden koruyan kamu kuruluşları vardı. Keyfime bakabilirdim! Beni daha önce Richard Dawkins’in web sitesinden ve WordPress-Youtube- Twitter belalarından koruyan Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı, şüphesiz ki Londra’daki bir düşünce kuruluşunun bana zarar vermesine, keyfimi kaçırmasına izin vermezdi!

Biraz durdum. Keyfime baktım. Keyfim yerinde değil gibiydi. Kaçmıştı veya kaçırılmıştı. Aramaya başladım. Devletimizin bunca dikkat ve özenine rağmen keyfim nereye kaçmış olabilirdi? Belli ki amacı ve maksadı belli birileri, bazı malum odaklarla iş birliği yaparak keyfimi kaçırmıştı. Muhtemelen bu kaçırma olayıyla ilgili bir yayın yasağı olduğundan, çok sevgili basınımız kaçırılan keyifleri haber yapamıyordu. Bu tabii ki kaçan keyiflerin bir an önce sağ salim eve dönmesi için alınması gereken zorunlu bir önlemdi. Başka türlüsü düşünülemezdi!

Bunları düşünürken, birden paralel otobüs şoförünü hatırladım. Keyfimi o kaçırmış olabilirdi. Belediye otobüsünün şoförünün keyfimi nasıl kaçırmış olabileceğini düşündüm. Daha birkaç gün önce bindiğim otobüsün şoförü, büyük ihtimalle birilerinden aldığı bir talimatla, yolda durup kesmece karpuz satan bir kamyonetin arkasından irice bir karpuz satın almıştı. Ancak bununla da yetinmemişti. Bu olaydan birkaç dakika sonra, yolcularla dolu otobüsü sağa çekip yolun karşısındaki büfeden bir koşu bir şeyler almıştı. O an saflık edip, belki biz yolculara bir sürpriz yapacak, karpuz kesecek ve hatta belki de bizi son duraktaki bir mangal partisine davet edecek diye düşünmüştüm. Yanılmışım. Kandırılmışım. Belli ki o otobüs şoförü kaybolan gençliğimi çaldığı gibi kim bilir o gün gayet de yerinde olan keyfimi nerelere kaçırmıştı!

İşte Londra’da ikamet eden ve hain olması kuvvetle muhtemel bir düşünce kuruluşunun engelli web sitesine bakarken, bu şekilde, toplu taşıma sistemindeki paralel yapının keyfimi kaçırma darbe planını ele geçirmiştim. Karpuz alınacak, daha sonra büfeden naylon bir poşet içinde bir şeyler alınacak ve bu sırada dikkati dağılan yolcuların keyfi kaçırılacaktı. Bir otobüs dolusu insan bu sinsi planın sonucunda keyfimizi kaybetmiştik. Yayın yasağı olduğu için de keyfimizin kaçtığının farkında bile değildik!

Biraz düşününce ortaya şu çıkmıştı: Kural tanımayan bir otobüs şoförü, keyfimizi kaçırarak üretkenliğimizi düşürmüş ve ülke ekonomisine zarar vermeye çalışmıştı. Belli ki ben de farkında olmadan kandırılmıştım ve Londra’daki bir düşünce kuruluşunun hazırladığı refah endeksinden medet umar hale gelmiştim; getirilmiştim! Şimdi fark ediyorum ki, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın koruma tedbiri ile daha fazla kandırılmaktan korunuyordum.

Korunuyordum ama bu Legatumcuların ne dediğini de iyice merak etmiştim. Bir Google araması daha yaptım ve bu sefer yaptıkları çalışmaya ulaştım. Kim bilir hangi amaçlarla, başka bir sitede daha yayınlanmıştı! Bu çalışmaya göre Türkiye, refah sıralamasında 142 ülke arasında 87. sıradaydı. Durumumuz pek de iyi görünmüyordu. Daha da fenası bu sözde kuruluş, Türkiye’yi kişisel özgürlükler sıralamasında 130. sıraya yerleştirilmişti. 142 ülke arasında 130. sıradaydık. Sona yarışıyorduk! 2011’de 95. sıradayken, 2013’de 130. sıraya gerilemiştik. Yani, amacı ve maksadı belli bu düşünce kuruluşu, ülkemizde refahın, diğer ülkelere kıyasa, düşük olduğunu iddia ettiği gibi, bir de kişilerin özgür olmadığını, özgürlüklerin gitgide azaldığını iddia ediyordu. Birileri yine yapacağını yapmıştı!

Otobüs şoförünü düşündüm. Özgür olmayan bir ülkede insan istediği her yerde durup kesmece karpuz alabilir miydi? Peki ya yolcu dolu bir otobüsü sağa çekip, büfeden alış veriş edebilir miydi? Edemezdi. Peki, o zaman bu Legatum Enstitüsü neyin peşindeydi?

Lütfen kimse gücümüzü sınamaya kalkmasın, keyfimizi kaçırmasın. Ekonomi falan bunlar o kadar da önemli değil. Önemli olan cihanşümül tam bağımsız keyiflerdir. Düşünce kuruluşlarına sesleniyorum: Endeks hazırlama adı altında keyfimizi kaçırmayın. Refahımızı da endeksini de hepimiz sizden iyi biliriz!

Moody’s, sen de bir rahat dur! Şaşırma! Keyfimizi kaçırma!

EKONOMİ, KAPSAYICI KURUMLAR VE SEÇİM

EKONOMİ, KAPSAYICI KURUMLAR VE SEÇİM

İktidar partisi, 352 sayfalık seçim beyannamesini açıkladı. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu uzun metni okumaya pek niyetim yoktu. İktidar partisi zaten ilan ettiği strateji belgeleri, planlar ve programlar ile aşağı yukarı neler yapılacağını ortaya koymuştu. Yeni Türkiye Sözleşmesi’ni okuduktan sonra da seçim beyannamesinin nasıl bir ruha sahip olduğunu anlamıştım. Ancak, Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci’nin 2023 hedeflerine ulaşmamızın zor olduğunu söylemesi biraz aklımı karıştırdı ve beyannameyi okumaya karar verdim. 2023 hedeflerine ulaşmamız neden zordu?

Nihat Zeybekci’nin şüphesi

Nihat Zeybekci, 2023 hedeflerine ulaşmamızın zor olduğunu geçen hafta Bloomberg HT’den Cüneyt Başaran’a yaptığı açıklamada söyledi (10.04.2015). Zeybekci’nin konuşmasını okuyunca, hemen bir Google araması yaparak, daha önce böyle bir şey söyleyip söylemediğini bulmaya çalıştım. İlk karşıma çıkan haberin videosunda 2014’ün Eylül ayında “Allah’ın izniyle 2023 hedeflerine bu millet ulaşacak” dediğini bizzat dinledim (Haberler.com, 13.9.2014). Bir başka haberde de “İnanıyoruz ki yeni Türkiye idealimiz de ekonomi de böyle göklere çıkacak ve Türkiye, dünya ülkeleri arasında hak ettiği yeri alan, güçlü, lider, söz sahibi bir ülke olacak. Bugün simülasyon uçuşu yaptığımız bu uçakları 2023’te bizler üreteceğiz” diyordu (Bugün, 17.9.2014). 2023 hedeflerine inancı sağlam gibiydi.

Ne var ki, bu konuşmalarından bir ay kadar sonra Zeybekci, “Şu andaki bu şartlarla, fason üretici bir ülke olarak Türkiye’nin 2023 hedeflerine ulaşması son derece zor” diyordu (Habertürk, 21.10.2014). Anlaşılan o ki, Türkiye’nin, 2023 hedeflerine ulaşmakta zorlanacağını düşünmeye başlamıştı (Bugün, 5.11.2014). Zeybekci, geçen hafta da Bloomberg HT’de (10.04.2015) mevcut eğitim seviyesi ile 25 bin dolarlık kişi başı gelire ulaşmamızın zor olduğunu söyledi: “7,4 yıllık bir eğitimle 25 bin dolarlık milli gelir seviyesini hedefleyemezsiniz!” Konuşmasında teknoloji olmadan, Ar-Ge olmadan fason üretici olarak 2023 hedeflerine ulaşamayacağımızı da belirtiyordu.

Kafam karıştı. Bu açıklamaların ne anlama geldiğini anlamak için iktidar partisinin seçim beyannamesini okumaya karar verdim.

25 bin dolar çok uzakta

Beyannameye geçmeden önce, Nihat Zeybekci’nin ‘bu şekilde ulaşmamız zor’ dediği, kişi başına 25 bin dolar hedefine bir bakalım. Aşağıdaki grafik durumu özetliyor. Türkiye 2002’den itibaren hızla büyüyerek kişi başına 10 bin dolar gelir seviyesine ulaşıyor ancak bundan sonra (2007’den beri) 10 bin dolar seviyesini aşamıyor. Hatta 2014 yılındaki kişi başına geliri (10.404 $), 2008’deki gelirin (10.444 $) daha altında. Yani Türkiye, bazı iktisatçıların orta gelir tuzağı olarak andığı 10 bin dolar seviyesine takılıp kalıyor.

ortagelirtuzagi

Türkiye’nin 2002 ile 2014 arasındaki büyüme performansına bakıldığında 2023 hedefi olan kişi başına 25 bin dolar gelir hedefi çok uzakta kalıyor. Bu hedefe ulaşmak için 2023’e kadar gelirimizi 2,4 kat arttırmamız gerekiyor. Yani Zeybekci’nin söyledikleri doğru gibi. Türkiye ekonomisinin 2023’te kişi başına 25 bin dolar gelire ulaşması da ve en büyük 10 ekonomiden biri olması da şu an zor görünüyor.

Peki, sorumlu kim?

Muhtemelen ‘peki kim bunun sorumlusu’ diye düşünüyorsunuz. Zeybekci ne düşünüyor bilmiyorum ama herhalde bize “dış mihraklar”dan, “faiz lobisi”nden veya “amacı ve maksadı belli bazı odaklar”dan bahsetmeyecektir. Bu akılcı bir açıklama olmaz. Öte taraftan, Ekonomi Bakanı’nın iktidar partisini sorumlu tutacağını da sanmıyorum. Sonuç olarak, kendisi bu partinin bir üyesi. Büyük bir ihtimalle bize “bu böyle olmuyor” demeye çalışıyor, belki de örtük bir şekilde “bu şekilde olmaz, Başkanlık sistemi lazım” demeye çalışıyor. Zaten biliyorsunuz Cumhurbaşkanı’nın açıklamaları da bu yönde. “Giydiğimiz gömlek bize dar geliyor” diyor! (Radikal, 31.3.2015) Ama takdir edersiniz ki, 13 yıldır iktidarda olan bir partinin kendi belirlediği 2023 hedeflerine ulaşmanın zor olduğundan şikâyet etmesi de biraz garip.

Seçim Beyannamesinde Başkanlık ve 2023 hedefleri

Peki, seçim beyannamesinde Zeybekci’nin açıklamalarının yarattığı kafa karışıklığını azaltacak bir şey var mı? Bakalım. Her ne kadar, iktidar partisi üyeleri bize bir adım daha ileriye gidebilmemiz için Başkanlık sistemine ihtiyaç duyduğumuzu söylese de seçim beyannamesi bu ruhu tam olarak yansıtmıyor. Doğru, beyannamede Başkanlık sistemi öneriliyor. Ancak hem Yeni Türkiye Sözleşmesi’nde hem de beyannamede asıl vurgu, Başkanlık sisteminde değil; demokrasi, temel haklar, özgürlükler ve hukukun üstünlüğünde. Bu demokrasi vurgusunda 2023 hedefleriyle ilgili önemli bir mesaj da var. Deniliyor ki, kalkınmanın ön şartı demokrasidir, hukukun üstünlüğüdür, özgürlüklerdir, şeffaflıktır; yani, kapsayıcı demokratik kurumlardır.

Özetle, beyannameyi okuyunca 2023 hedeflerine ulaşmakta neden zorlandığımız ortaya çıkıyor; kapsayıcı demokratik kurumlar olmadan 2023 hedeflerine ulaşmamız hayal oluyor.

Kapsayıcı demokratik kurumlar

Beyannamede kapsayıcı demokratik kurumlarla iktisadi büyüme ve kalkınma arasındaki ilişkiyi vurgulayan şöyle ifadeler var:

  • “Demokrasinin ileri seviyede, temel hakların garanti altında olduğu ülkelerde bilim zihniyeti ve yenilikçi üretim daha hızlı yeşermektedir” (sf.17)
  • “Demokrasi ve kalkınma birlikte yürüyen süreçlerdir. Demokrasi alanında atacağımız her adım, aynı zamanda kalkınmamıza da yeni bir soluk ve ivme kazandıracaktır.” (sf. 33)
  • “Hukukun sağladığı öngörülebilirlik ortamında belirsizliğin azalacağını, üretim ve yatırım kararlarının daha sağlıklı ve nitelikli bir şekilde alınacağını, böylece kalkınma sürecimizin hızlanacağını düşünüyoruz.” (sf. 38)
  • “Hukuk devleti, aynı zamanda nitelikli ve sürdürülebilir kalkınma için temel bir koşuldur. Hukukun sağladığı güvenceler ve öngörülebilirlik, iş ve yatırım ortamının geliştirilmesinde hayati bir öneme sahiptir.” (sf.41)
  • “Şeffaflık, adalet için olduğu kadar verimlilik için de gereklidir. Şeffaflık, kamu kaynak, imkân ve uygulamalarının kişisel menfaatler için kullanılmaması ve haksız rekabetin önlenmesi bakımından da önemli bir işleve sahiptir.” (sf.61)
  • “Sürdürülebilir bir ekonomik kalkınma için, ileri demokratik standartları ve evrensel hukuk normlarına dayalı olarak işleyen adil bir yargı düzenini esas aldık.” (sf.147)

Beyanname, Türkiye’nin 2023 hedeflerine ulaşabilmesi için kapsayıcı demokratik kurumlara ihtiyaç duyduğunu, demokrasi, hukukun üstünlüğü, özgürlükler ve şeffaflık olmadan orta gelir tuzağından çıkmanın ve kişi başına 25 bin dolar gelire ulaşmanın mümkün olmadığını anlamamızı sağlıyor. (Kişi başı 25 bin dolar gelir hedefinin beyannamede yer almamasını da buraya ilginç bir ayrıntı olarak not düşeyim.) Evet, Nihat Zeybekci’nin dediği gibi mevcut eğitim ve teknoloji seviyesiyle 2023 hedeflerine ulaşmak hayal. Ancak beyannameden anlaşılan o ki, eğitim ve teknoloji seviyesini yükseltip 2023 hedeflerine ulaşmanın yolu, kapsayıcı demokratik kurumlardan geçiyor.

İktidar Partisinin Karnesi

Tahmin edebileceğiniz gibi, Zeybekci’nin açıklamalarıyla karışan kafam, seçim beyannamesini okuyunca iyice karıştı. Bir tarafta şeffaflık paketini erteleyen iktidar partisi, diğer tarafta şeffaflık vurgusu yapan beyannamesi. Bir tarafta Türkiye’nin basın ve ifade özgürlüğü karnesini 13 yıldır düzeltmeyen iktidar, diğer tarafta bunların kalkınma için gerekli olduğunu söyleyen beyanname. Bir tarafta, güvenlik paketi ve internet yasası gibi özgürlükleri kısıtlayan düzenlemelere imza atan iktidar, diğer tarafta 2023 hedefleri için özgürlükleri şart koşan beyanname. Bir tarafta, özgürlük ve güvenlik dengesinin önemini vurgulayan beyanname, diğer tarafta bu dengeyi güvenlik lehine bozan iktidar. Bütün bunlar dikkate alınınca, insanın kafası karışıyor ve beyannamede söylenenlerin sadece seçim için verilmiş sözler olduğu hissiyatı oluşuyor.

Seçim

Her halükarda, Türkiye’nin önünde bir seçim var. Bu seçim sadece vatandaşların yapacağı bir seçim değil. Hem iktidar partisinin, hem de diğer partilerin demokrasi, hukukun üstünlüğü, özgürlükler ve şeffaflık konusunda tam olarak nerede duracağını seçmesi gerekiyor. Siyasi partiler ama özellikle de iktidar partisi, kapsayıcı demokratik kurumların tarafını seçmediği takdirde, Türkiye’nin kalkınma hayali gerçekten bir hayal olarak kalabilir. Yani, iktidar partisinin Yeni Türkiye Sözleşmesi’nin belirttiği “İnsan onuruna yakışır bir kültürel ve ekonomik gelişmişlik seviyesine” sahip olup olamayacağımızı yapılacak bu seçim belirleyecek.

Önümüzdeki seçim sürecinde iktidar partisinin diğerlerine göre bir avantajı var. Seçimlere kadar, bundan sonra nerede duracağını diğerlerine göre çok daha kolay gösterebilir. Örneğin, 1 Mayıs’ta yapılacak mitingler karşısında alacağı tavır bize nerede durduğunu gösterecektir. Ne demişler, ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.


Bu yazı 16.04.2015 tarihinde Business HT’de yayınlanmıştır.

MIT Kaydı, Frekans Hoplaması ve Malum Odaklar

MIT Kaydı, Frekans Hoplaması ve Malum Odaklar

[Bu yazı 4.3.2014 tarihinde TEPAV Blog‘da yayınlanmıştır.]


Geçenlerde cep telefonum için Bluetooth teknolojisine sahip bir cihaz aldım. Cihazı telefonumla eşleştirdim, müzik setine bağladım ve internet üzerinden istediğim albümü dinlememi sağlayan uygulamayı açıp, müzik dinlemeye koyuldum. Her gün kullandığımız teknolojileri düşündüm. 3G, İnternet, kablosuz ağ, Bluetooth, online müzik/film uygulamaları ve daha nicesi… Bu teknolojilerin neredeyse hiç biri bizim ülkemizde üretilmiyor. İyi birer kullanıcıyız ama teknolojik yenilik geliştirme konusunda dünyaya fazla bir katkımız yok… Peki neden?

MIT Kaydı

Aynı gün, İnternette gezinirken MIT (Massachusetts Institute of Technology) Open Courseware’de Prof. Herbert Gross’un“Kalkülüs” dersine* rastladım. Siyah beyaz bir videoda, Prof. Gross, sadece kara tahta ve tebeşir kullanarak kalkülüs anlatıyordu. O kadar güzel anlatıyordu ki videoyu kapatamadım. Sonra, merak edip bu adam kimmiş baktım. Prof. Gross, 1959’da lise öğrencileri için uzaktan eğitim yapmaya başlamış. Uzaktan eğitimin öncülerinden biri. Benim izlediğim kalkülüs videosunu ise 1968-1973 arasında çalıştığı MIT İleri Mühendislik Çalışmaları Merkezi’nde kaydetmiş. MIT, Prof. Gross’un harika derslerini, daha fazla kişiye ulaştırmak için bu işe girişmiş.  Daha sonra bu dersleri gören bir girişimci, benzer bir şeyin aritmetik için de yapılabileceğini düşünmüş. Prof. Gross da bu işi kabul edip, video, kitap ve çalışma sorularından oluşan bir program hazırlamış.*

Frekans hoplaması

Hedy Lamarr
Hedy Lamarr

Prof. Gross’u dinledikten sonra “kullandığım teknolojinin nasıl işlediğini bile bilmiyorum” diye hayıflanıp, “neymiş bu Bluetooth?” diye biraz araştırdım. Bluetooth, Wi-Fi gibi teknolojilerin ardında “frekans hoplaması*” fikri varmış. Özetle, frekans hoplaması, bir mesajın parça parça değişik kanallardan gönderilerek alıcı ve verici arasındaki iletişimin daha güvenli ve kesintisiz olmasını sağlıyor. Frekans hoplaması fikrinin gelişmesine, Hedy Lamarr adlı bir film yıldızı ve George Antheil adlı bir avant-garde besteci/piyanist de katkı yapmış! Savaş zamanı bu ikilinin kafasına takılan soru şuymuş: Bir denizaltından gönderilen bir torpido ile denizaltı arasındaki iletişimin kesilmesini nasıl engelleriz? El cevap: Sinyali frekans hoplaması yöntemiyle gönderirsek bunu yapabiliriz. Peki bunu nasıl bulmuşlar? Müzikten ve müzik teorisinden ilham almışlar. * Her halükarda, alıcı ile verici arasında kurulacak bir iletişim protokolünün ve kanal değiştirmenin Amerikan donanmasının önemli bir sorununu çözeceğini akıl edip, bu yaratıcı fikrin patentini almışlar.* Tabii yaratıcı bir aktris ile bir piyanistin birlikte geliştirdiği bu fikri pratikte uygulayabilmek için veya nasıl uygulandığını anlamak için Prof. Gross gibi iyi hocalardan matematik öğrenip, üstüne bir de iyi bir mühendislik eğitimi almak gerekiyor. İşte, bugün bu yazıyı internette okuyabiliyorsanız, bu yaratıcı fikir ve bu fikrin uygulanmasını mümkün kılan matematik, bilim ve mühendislik sayesindedir. Frekans hoplamasından Bluetooth’a giden yolda da ihtiyaç listesi aynı: matematik, bilim ve mühendislik. Tabii Bluetooth teknolojisini 1994 yılında geliştiren Ericsson* gibi firmaların yaşayabileceği, Ar-Ge yatırımı yapmaya istekli olacağı, yetenekli mühendisler bulabileceği ve bu mühendislere iyi maaşlar vermekten çekinmeyeceği bir ortama da ihtiyaç var…

Neden teknoloji üretemiyoruz?

“Her gün kullandığımız teknolojilerin hemen hepsi neden yurt dışından geliyor?” sorusunun cevabı, Hedy Lamarr’ın yaratıcılığında olduğu kadar, Prof. Gross’un ve MIT’in yaptığı şeyde de gizli galiba. 1950’lerden beri matematik eğitimini yaygınlaştırmak, kolaylaştırmak ve daha çekici hale getirmek için çalışan Prof. Gross, hem çocukların daha iyi matematik öğrenmesini sağlamış hem de MIT’deki ve başka pek çok yerdeki mühendislerin matematik temellerini güçlendirmiş. Prof. Gross’un MIT’deki ve kendi sitesindeki videolarına bakınca, gelişmiş ülkelerin gelişmiş olmasının tesadüf olmadığını bir kez daha anlıyoruz. Eğitime ve insana büyük yatırım yapmışlar. Türkiye’ye zaman içinde fark atan Güney Kore gibi ülkeler de uzun zamandır eğitime ve insana yatırım yapıyorlar. Bizim ne yaptığımız ise PISA sonuçlarına* bakınca ortaya çıkıyor. Eğitimde durumumuz hiç parlak değil. Durumumuz pek parlak olmadığı için de yaratıcı fikirler üretsek de bunları uygulayacak teknik ve bilimsel kapasiteye sahip olamıyoruz. İşin ilginç yanı eğitime odaklanmakta da büyük güçlük çekiyoruz.

Malum Odaklar

“Eğitim şart”. Bunda herkes hem fikir. Peki bu konuda neden bir şey yapmıyoruz? Bence bunun bir nedeni odak noktamızın kaymış olması. Biz yakına odaklandıkça, geleceğimiz belirsizleşiyor, muğlaklaşıyor. Şöyle düşünün: Başlıkta MIT’i görünce MİT’i hatırlama eğilimindeyiz. “Teğet” denildiğinde 2008 krizini, “paralel” dendiğinde ise yine matematiği değil, gündemi hatırlıyoruz. Biliyorum, başlıktaki “malum odaklar” da odağınızı hepten kaydırdı… Sorun şu: Sürekli gündemle meşgulüz. Gündemden mecalimiz kalırsa, gündemle ilgili köşe yazılarını falan okuyoruz, olmadı münakaşa ediyoruz. Yani, geleceğimiz için önemli şeylere odaklanamıyoruz. Mesela, eğitim için çocuklara tablet dağıtıyoruz ama ihtiyacımız olan eğitim reformunu bir türlü yapamadığımız için*eğitimin içeriğine bir türlü yoğunlaşamıyoruz. Çocuklara Prof. Gross’un videolarını izletelim desek o da çok mümkün değil: Eğitime yeterli önemi vermediğimiz için İngilizce’de de başlangıç seviyesini bir türlü aşamıyoruz*,* dolayısıyla çocuklarımız Prof. Gross’u ve benzerlerini anlamakta güçlük çekiyorlar… Önceliklerimizi, odak noktamızı değiştirmemizde fayda var.

Toparlayalım

Cem Yılmaz “eğitim şart” dediği zaman gülmemizin bir nedeni de eğitim reformu konusunun hep ama hep lafta kalmasıdır sanırım… Evet, eğitim şart, teknoloji şart, yaratıcı fikirler şart… Bunları hep söylüyoruz, herkes söylüyor. Peki, gerçekten bunları ciddiye aldığımızı göstermek için ne yapmalıyız? Bence hep beraber şu soruları sorarak başlayabiliriz:

  • Eğitim sistemini yeniden yapılandırmakla ilgili uzun dönemli bir planımız var mı, yoksa gündeme göre eğitimin yapısını değiştirip sistemi içinden çıkılmaz bir hale mi getiriyoruz?
  • Eğitimde yaratıcılığı desteklemek için bir şey yapıyor muyuz, yoksa sadece çocukları talim ve terbiye etmekle mi yetiniyoruz?
  • Çocuklarımızı temel bilim alanlarında daha iyi yetiştirmek ve eğitimdeki eşitsizlikleri azaltmak için çalışıyor muyuz, yoksa çocuklarımızı sadece teknoloji kullanıcısı ve montaj elemanı olarak mı yetiştiriyoruz?
  • Çocuklarımızın sadece ezber yapan kafalardan ibaret olmadığının; öğrencilerimiz arasında iyi sporcular, müzisyenler, aşçılar, dalgıçlar, dansçılar, aktörler ve aktrisler olduğunun; farkında mıyız? Onların yeteneklerini keşfetmeleri için gerekli ve yeterli olanağı sağlıyor muyuz?
  • Online kitle eğitimi devriminin farkında mıyız? Çocuklarımızın bundan yeterince faydalanması için bir planımız ve programımız var mı?
  • Son olarak, çocuklarımızı dünyayı anlayan bireyler olarak mı, yoksa tüm dünyanın bize karşı komplo kurduğunu düşünen bireyler olarak mı yetiştiriyoruz?

Bu soruları ve benzerlerini hem politika yapıcıların, hem de anne ve babaların sormaya başlamasında büyük fayda var. İşte, Bluetooth cihazımı aldığım gün izlediğim 1970 tarihli kalkülüs videosu bana bunları düşündürdü. Sizinle paylaşmak istedim.


Görsel: “Hedy Lamarr-publicity” by Studio – eBay. Licensed under Public Domain via Wikimedia Commons

Piketty Deliliği

Piketty Deliliği

PikketyPiketty deliliğine katkı yapmasam olmazdı. İşte ilk iki yazı:

Piketty Deliliği’ne Katkı 1Bu yazı Thomas Piketty’nin 21. Yüzyılda Kapital başlıklı kitabının neden bu kadar popüler olduğunu tartışıyor.

Piketty Deliliğine Katkı 2Bu yazı, Thomas Piketty’nin modern bir Marx değil, modern bir Kuznets olduğunu ve bunu bilmenin Piketty’i (+hakkındaki tartışmaları) anlamak için önemli olduğunu iddia ediyor.

 


Meraklısı için Pikkety ile ilgili Türkçe yazıların bir listesi burada. Aykut Kibritçioğlu da İngilizce yazı ve yorumların bir derlemesini yapıyor. O da burada.

 

 

Piketty Deliliğine Katkı (2)

Piketty Deliliğine Katkı (2)

[Bu yazı 7.5.2014 tarihinde TEPAV Blog‘da yayınlanmıştır.]


Bir önceki yazıda Thomas Piketty’nin kitabı Le Capital’in neden bu kadar popüler olduğunu ele almıştım. Şimdi Piketty’nin argümanının temellerine bir bakalım diyorum. Muhtemelen bugüne kadar genelde Piketty’nin modern bir Marx olduğuna dair yazılar okudunuz. Ben başka bir şey söyleyeceğim: Piketty, modern Marx değil. Kendisi modern bir Kuznets. Bunu bilmek Piketty’i anlamak açısından önemli.

İşte modern Marx

Önce Piketty’e neden modern Marx diyorlar, ona bakalım. Bu kolay. Bir defa kitabın adı Kapital. Ama daha önemlisi şu: Piketty, Komünist Manifesto’daki burjuvazinin kendi mezar kazıcılarını ürettiği tezini aktardıktan sonra Marx’ın analizinin eksikliklerine rağmen hala önemli olduğunu söyleyerek, aklımızda tutmamız gereken dersi özetliyor: Eğer nüfus ve üretkenlik artışı göreli olarak düşükse, servet birikimi kayda değer bir önem kazanır ve sosyal dengeyi bozabilir. Bu ders, Piketty’nin argümanlarından birinin temelini oluşturuyor: Eğer sermayenin getirisi (r) iktisadi büyüme haddinden (g) büyükse, gelir eşitsizliği artar. İşte hemen her değerlendirme yazısında okuduğunuz r > g ifadesi, bu argümanı özetlemek için kullanıyor.

Peki r > g ne anlama geliyor? Temel mantık şu: İktisadi büyüme, yani kişi başına milli gelirdeki artış, bir ülkenin ne kadar zenginleştiğini özetliyor. Sermayenin getirisi ise sermaye sahiplerinin ne kadar zenginleştiğini. Dolayısıyla, r > g olduğunda sermaye sahipleri, nüfusun geri kalanından daha hızlı zenginleşiyor demek oluyor. Böyle olduğunda eşitsizlik artıyor. r > g argümanı, Piketty’nin modern Marx olarak anılmasının temel nedenlerinden biri.

Tam da Marx değil gibi!

Marx benzetmesi tamamıyla yanlış değil ama tam doğru da değil. Bir defa Marx ve Piketty’nin sermaye tanımları farklı. Piketty’e göre ‘sermaye’ kabaca servet demek. İkincisi, Piketty’nin sermayenin getirisi dediği şey Marx’taki gibi kâr oranları değil, servet olarak anılabilecek her şeyin getirisi. Üçüncüsü, Piketty kapitalizmin iç çelişkisini servetin getirisinin yüksek olmasıyla anlatırken, Marx kâr oranlarının (sermayenin getirisinin) düşmesine atıf yapıyor. Bunlar çok farklı mekanizmalar. Özetle Piketty’e modern Marx demek çok da doğru değil. Üstelik, bu benzetme Piketty’nin modern bir Kuznets olduğu gerçeğini de gizliyor.

Kuznets eğrisi iyimserliği

 

download

Kuznets derken Nobel ödüllü (1971) Simon Kuznets’den bahsediyorum.* Pek çoğunuz Kuznets deyince şekilde resmedilen Kuznets eğrisini hatırlamışsınızdır.

Kuznets eğrisi gelir eşitsizliği ile iktisadi büyüme arasında ters-U şeklinde bir ilişki olduğunu söylüyor. Diyor ki, iktisadi büyüme ve kalkınma sürecinin başında gelir eşitsizliği artar, iktisadi büyüme belirli bir seviyeye ulaştıktan sonra ise azalmaya başlar. Özetle, bu şekilde sunulduğunda Kuznets eğrisi, iyimser bir eğri. Büyümek için çırpınan ülkelere “az dayanın, gelir dağılımı da düzelecek” diyor. Yani böyle bakıldığında Kuznets, gelişmiş batıyı ve ideal kapitalizmin her derdin devası olduğunu düşünen iktisatçıları iktisadi büyümenin gelir bölüşümü üzerindeki etkilerini tartışmaktan büyük ölçüde kurtarıyor. Eğer Kuznets eğrisi doğru olsaydı, belki kapitalizmin iç çelişkisinin, sadece kalkınma sürecinin başında gözlemlenen bir olgu olduğu söylenebilirdi. Ama Kuznets eğrisi o kadar da doğru değil!

Gerçek şu ki, Kuznets eğrisi diye bir şeyin varlığından söz etmek oldukça güç. Zaten Kuznets 1955’te yayınlanan ve Kuznets eğrisinin temelini oluşturan çalışmasını, bu çalışmanın %95’inin spekülasyon ve hüsnükuruntu olduğunu, ancak %5’inin veriye dayandığını söyleyerek bitiriyor.[1] Daha sonraki çalışmalar da Kuznets’in elindeki verilerin Kuznets eğrisini, özellikle de ilk yarısını, desteklemediğini gösteriyor. [2] Piketty’i de Kuznets’in eşitsizliğin azalmasına dair gözlemlerinin Büyük Buhran ve 2. Dünya Savaşı gibi nedenlerle ortaya çıkmış olabileceğini söylüyor ve ekliyor: Bu azalma, herhangi bir doğal veya otomatik bir sürecin sonucu değildi!

Özetle, Kuznets eğrisinin ya da daha doğrusu bu eğriden yapılan çıkarımların, tatlı bir hülya olduğunu, verilerle desteklenmediğini söyleyebiliriz. Şimdi asıl soruya gelelim. Kuznets eğrisinin verilerle desteklenmediği doğruysa, Kuznets eğirisinin geçerli olmadığını söyleyen Piketty nasıl modern bir Kuznets olabilir? Anlatayım:

Kuznets bilmecesi

Kuznets’in (1955) makalesi net bir şekilde şunu gösteriyor: Kuznets, onu yorumlayanlardan çok daha dikkatli. İktisadi büyüme sürecinin eşitsizliği arttıracak en az iki mekanizma içerdiğini söylüyor. (1) Yüksek gelirlilerin düşük gelirlilerden daha fazla tasarruf etmesi. (2) Sanayileşme ve kentleşme. Bu mekanizmalara rağmen iktisadi büyüme ile birlikte eşitsizliğin azaldığını gözlemleyen Kuznets, bu durumun açıklamaya muhtaç olduğunu söylüyor. Bu bilmeceyi çözmeye çalışıyor. Elindeki veri seti yetersiz olduğu için de ancak olası bir açıklamanın ne olabileceğine kafa yoruyor. Makalesinin %95’inin spekülasyon olduğunu söylemesinin nedeni bu.

Açıklamasının spekülatif olduğunun farkında olan Kuznets, kendi çalışması da dahil olmak üzere, kısa dönemli ve eksik tarihsel gözlemlerden yapılacak çıkarsamalara temkinle yaklaşmamız gerektiğini söylüyor. Sonuç olarak, yapılması gerekenleri özetliyor: (1) İktisadi büyüme sürecini gerçekten anlayabilmek için, gelir yapısını ve dağılımını belirleyen faktörler ve büyümeyle gelir dağımı arasındaki ilişki hakkında daha iyi bilgiye sahip olmamız gerekiyor. (2) Uzun dönemli verilere ihtiyacımız var. (3) İlgili sosyal bilim dallarının bulgularına ihtiyacımız var. (4) Bu konuda yapılacak etkili bir çalışma, piyasa iktisadından, siyasal ve sosyal iktisada geçmeyi gerektiriyor.

Hüsnükuruntudan arınmış bir Kuznets

Piketty ne yapıyor? Kuznets’in yapılacaklar listesindekileri yapıyor. Kendi ifadesini de kullanarak özetlersek, “Kuznets’in gelir dağılımının evrimi konusundaki çalışmasını genişleterek” Kuznets’in verdiği bu görevleri yerine getirmeye çalışıyor. Piketty’nin tartışmasız en büyük katkısı, Kuznets’in yöntemini ve veri setini genişleterek, gelir eşitsizliği konusunda uzun dönemli bir perspektif sunuyor olması. Sayesinde artık uzun dönemde eşitsizliğin nasıl bir seyir izlediğini daha iyi biliyoruz. Belki de daha önemlisi, artık biliyoruz ki, artan eşitsizlik hastalığı bekleyince kendi kendine geçmiyor…

Sonuç? Evet, Marx Le Capital için önemli, ama Piketty’nin görev tanımını yapan kişi Kuznets. Bir daha Piketty’i Marx’a benzeten biri görürseniz, gönül rahatlığıyla “hey dostum, Kuznets’i unutma” diyebilirsiniz.

Viva Le Capital!

Notlar:

[1] “The  paper is  perhaps 5  per  cent empirical information and 95 per cent speculation, some of it possibly tainted by wishful thinking.” Kuznets, S. (1955). Economic Growth and Income Inequality. American Economic Review, 45(1), 1–28. Sf. 26.

[2] Gallup, J. L. 2012. “Is there a Kuznets Curve?”, Çalışma Metni.


 

Görsel: “Piketty in Cambridge 2” by Sue Gardner – Own work. Licensed under CC BY-SA 3.0 via Wikimedia Commons

Piketty Deliliğine Katkı (1)

Piketty Deliliğine Katkı (1)

[Bu yazı 30.4.2014 tarihinde TEPAV Blog‘da yayınlanmıştır.]


Bir iktisat kitabı Amazon.com’un çok satanlar listesinde bir numarada. Kitap çıktığından beri herkes bu kitabı konuşuyor. Üstelik bu, popüler bir iktisat kitabı da değil. Evet, kolay okunsun, anlaşılsın diye özel bir çaba gösterilmiş ama tamsonuç olarak ciddi bir iktisat kitabından bahsediyoruz. Çok satanlar listesinde ilk 100’e girmesi hadi neyse de, yayınlanır yayınlanmaz birinci sıraya çıkması biraz acayip değil mi? Aslında değil. Açıklayayım.

Önce, hala bilmeyenler için kitabın ismi şu: Capital in the Twenty-First Century. Yani, kapitalizm 3.0 için güncellenmiş Kapital: Kapital 3.0. Ya da Fransızca başlığıyla: Le Capital.

Kitabın yazarı: Thomas Piketty. Fransız bir iktisatçı. Bugünlerde iktisadın rock yıldızı haline geldi.

Kitabı basitleştirip bir cümleyle özetlersek şunu diyor: Eşitsizlik, kapitalizmin işleyişindeki bir aksaklıktan kaynaklanan bir şey değildir, aksine kapitalizmin temel özelliklerinden biridir. Yani diyor ki, “It’s not a bug; it’s a feature!”

İktisat eğitimi almış olanlar bilir. Bu gelir dağılımı ve eşitsizlik konuları derslerde çok fazla itibar görmez. Mesela, serbest ticaretin faydaları tartışılırken hocanın “tabii bu işten kazananlar da olacaktır, kaybedenler de” demesiyle “sonuç olarak serbest ticaret iyidir” demesi arasında çok fazla süre geçmez. Aynı şey iktisadi büyüme dersleri için de geçerlidir. İktisadi büyüme yapısal dönüşümle birlikte gelir. Bu sebeple de büyümenin de kazananları olduğu kadar kaybedenleri vardır. Ama yapısal değişimin kaybedenleri büyüme tartışmalarında çok fazla yer bulmaz. Onların da milli gelirdeki artıştan eninde sonunda pay alacakları varsayılır.

Tabii gelir dağılımı, eşitsizlik gibi konular derslerde tamamıyla es geçilmez. Önemli olduğu söylenir. Hatta eşitsizlik ile gelir arasındaki ilişkiyi gösteren Kuznets eğrisi anlatılır. Bu eğri ile kalkınma sürecinin başında eşitsizliğin artacağı ama ülke kalkındıkça eşitsizliğin azalmaya başlayacağı anlatılır. Eşitsizliğin artmasından endişelenen öğrenciler bir nebze olsun rahatlar. Sonra gelir eşitsizliği konusu bir kenara bırakılır ve kişi başına gelirin nasıl arttırılacağı tartışmasına geri dönülür. Her okulda olmasa da pekçok okulda bu böyledir. Daha doğrusu böyleydi…

2007-08 krizinden sonra iktisatçılar hem ana-akım iktisadı biraz olsun sorgulamaya hem de kapitalizmin sorunlarına daha çok dikkat çekmeye başladılar. Sorunlar listesinin başında da eşitsizlik ve yoksulluk vardı.*Çünkü, gelişmiş ülkelerde gelir eşitsizliği 1980’lerden beri artıyordu. Wall Street’i İşgal Et eylemlerinin sloganlarını hatırlarsınız. Eylemciler “biz %99’uz” diyorlardı. Nüfusun %1’inin milli gelir pastasının çoğunu yemesinden rahatsız olanlar ayağa kalkmıştı.

Kriz, ana-akım iktisatçılara, uzun yıllar yeterince önemsemedikleri gelir dağılımı ve eşitsizlik ile ilgili soruları sormalarının zamanının geldiğini gösteriyordu. Ne var ki, iktisatçıların buna ne kadar hazırlıklı olduğu çok da açık değildi. Eskiden iktisat depresif etkileri olan kötümser bir bilimdi. Ama modern ana-akım iktisatçılar, çoktan Thomas Malthus, David Ricardo ve Karl Marx gibi düşünürlerin felaket senaryolarından kurtulmuşlardı.  Bu senaryoların yerini, kâr güdüsü ile hareket eden girişimcilerin karşılarına çıkacak hemen her problemi alt edecek yaratıcılığa sahip olduğu inancı almıştı. Ve tabii bir de Kuznets iyimserliği…

İdeal kapitalizm hayali, 2007-08 kriziyle sarsılınca, iyi işleyen bir piyasa ekonomisinin yerine koyacak pek fazla bir şeyleri olmayan ana-akım iktisatçılar, iktisadın bir bilim olarak niteliğini sorgulamakla, asılnda sorunların temel nedeninin serbest piyasa ekonomisinin tam olarak hayata geçmemiş olduğunu söylemek arasında kaldılar. Bazıları sorunların temel kaynağının kapitalist sistem olduğunu söylerken, diğerleri bu günlerin ideal kaptalizme en çok ihtiyaç duyduğumuz günler olduğunu söylemeyi tercih etti.

İşte Thomas Piketty’nin kitabı kapitalizm ve sorunları hakkındaki bu tartışmaların tam üstüne geldi. İkircikli iktisatçılara, “işte kapitalizmin birinci kanunu budur, ikincisi de şudur ve eğer bu kanunlar geçerliyse, kapitalizm belirli koşullar altında eşitsizliği arttıran sürdürülemez bir sistem haline gelir” dedi. Toz pembe bir gelecek öngören Kuznets eğrisine güvenmemiz için bir neden olmadığını da hatırlattı. İşte bu sebeple, hemen herkesin aklındaki sorulara yanıt arayan Le Capital, İngilizce olarak yayınlanır yayınlanmaz büyük ilgi gördü. Herkesin tartışmaya hazır olduğu, tartışmaya bahane aradığı konuları ele aldığı için de hemen çok satanlar listesinde bir numaraya yerleşti. Dolayısıyla, kitabın bugün bu kadar çok konuşulmasında acayip olan bir şey yok. Asıl acayip olan, bu konuların bugüne kadar fazla tartışılmamış olması.

Le Capital‘i tartışmaya devam edeceğim. [2. yazı burada!]

Not: 2007-08 krizi sonrasındaki tartışmaların bir özeti şurada bulunabilir: Aydınonat, N. E. (2013) Topal Kapitalizm, Birikim 286, Şubat 2013, sf. 52-53.


Görsel: “Piketty in Cambridge 2” by Sue Gardner – Own work. Licensed under CC BY-SA 3.0 via Wikimedia

Yaratıcılıkta yeni dönem!

Yaratıcılıkta yeni dönem!

Biliyorsunuz, kredi kartına taksitle cep telefonu satışı yasaklandı. Ama taksitle cep telefonu almak hala mümkün. En çok bilinen yöntem, telefonu GSM operatörlerinden taahhütlü sözleşme karşılığında satın alıp, telefonun parasını peyderpey ödemek. Ancak, daha yaratıcı yöntemler de var. Meraklısı için bunlardan bazılarını sıralayayım.

  • Diyelim ki 1000 TL’lik bir cep telefonu almak istiyorsunuz. Önce mağazadan 1000 TL’lik bir hediye kartı alıyorsunuz. Hediye kartlarına bir taksit sınırlaması getirilmediği için bu tutarı kredi kartınızla 9 taksitle ödeyebilirsiniz. Daha sonra da hediye kartınızı kullanarak almak istediğiniz cep telefonuna sahip olabilirsiniz.*
  • Cep telefonu almak istediğiniz mağazanın bir hediye kartı uygulaması yoksa, bankadan 1000 TL’lik bir kredi çekip, cep telefonunuzu bu şekilde satın alabilirsiniz.* Bazı bankalar istediğiniz bu krediyi verebilmek için, bazı mağazalardaki stantlarında veya şubelerinde sizi bekliyor olabilir.* Hatta hazır kredinizi süpermarket alış-verişi sırasında süt reyonunun yanından bile alabilirsiniz.*Bir kere krediyi aldıktan sonra artık hayalinizdeki cep telefonuna ulaşmanız kolay.
  • Hediye kartı bulamadınız veya gittiğiniz mağazada kredi yok mu? O zaman cep telefonunu kredi kartıyla tek çekimde satın aldıktan sonra, faturasını alıp bir bankaya gidebilir ve fatura karşılığı tüketici kredisi alıp, kredi kartı borcunuzu bu şekilde kapatmayı deneyebilirsiniz.*
  • Daha yaratıcı yöntemler de var. Örneğin, bazı esnafın cep telefonlarını, telefon kılıfının yanında hediye olarak verdiği söyleniyor.* Esnafın 1000 TL’ye sattığı telefon kılıfını kredi kartına taksitle satın alıp, yanında hediye olarak gelen cep telefonunu doya doya kullanabilirsiniz.
  • Bunlardan hiçbiri olmuyorsa, geleneksel yöntemleri deneyebilirsiniz. Mesela, cep telefonunu senetle satın alıp, ödemesini (faiziyle) taksit taksit yapabilirsiniz. Ya da nakit sıkıntısı çekmeyen bir arkadaşınızdan borç alıp, borcunuzu (faiziyle) yine taksit taksit ödeyebilirsiniz.
  • Taksitle cep telefonu satın almak için kullanılabilecek yöntemler bunlarla sınırlı değil tabii. Örneğin, cep telefonu satan esnaf ile bu esnafın nevresim satan eniştesi anlaşabilir, size kredi kartına 9 taksitle nevresim satmış gibi işlem yapıp, cep telefonunu taksitle almanızı sağlayabilir. (Eskiden, POS makinesi olmayan esnaf, kredi kartıyla alış-veriş yapmak isteyen müşterileri geri çevirmemek için bu yöntemi kullanıyordu.)

Gördüğünüz gibi, hükümetin taksitle alış-verişi engellemek için yaptığı tüm düzenlemelere rağmen perakendeciler ve tüketiciler kafa kafaya vermiş,cep telefonlarını taksitlendirmek için envaiçeşit yöntem düşünmeye başlamış. Kredi kartı düzenlemelerinden etkilenenler sadece cep telefonu satanlar değil.Başka meslek erbabı da, mesela kuyumcular da kredi kartına taksitle altın satışı yasaklandığı için bu düzenlemelere karşı çıkıyor. Haberler göre bazı kuyumcular,isyan edip POS cihazlarını bankalara iade etmeye başlamışlar*, diğerleri ise taksit kısıtlamasına karşı sokağa dökülerek ayaklanmışlar.* Şimdi, bu ahval ve şerâit içinde dahi, ekonomi politikasını yönetenlerin vazifesi, bu politikaları uygulamaya devam etmek midir? Yoksa, bu politikaların temelde bir şeyleri ıskaladığını düşünmeleri gerekir mi?

Ekonomi politikası özünde bireylerin davranışlarını şekillendirme sanatıdır. Yakın geçmişteki iki politika örneğini düşünün: Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) ve kredi kartı kullanımına getirilen kısıtlamalar. BES politikası, tasarruflara %25’lik devlet katısı vererek tasarrufu özendirmeyi amaçlıyor. Kredi kartı düzenlemesi ise, borçlanmayı zorlaştırarak (işlem maliyetlerini arttırarak) vatandaşın ayağını yorganına göre uzatmasını sağlamaya çalışıyor. Her iki politika da istikrarlı bir iktisadi büyümeyi ve cari açığın azaltılmasını amaçlayan makroekonomik politikalarla yakından ilişkili.

Özetle, BES ve kredi kartı düzenlemeleri, yurt içi tasarrufları arttırmayı, harcamaları ama özellikle de yurt dışından gelen mallara yapılan harcamaları azaltmayı amaçlıyor. Böylece yurtiçi yatırımları yurtiçi tasarruflarla finanse etmeyi, dış borçlanmayı ve cari açığı azaltmayı ve uzun vadede istikrarlı bir büyüme sağlamayı hedefliyor. Bu akıl yürütme bir şekilde iktisat teorisine dayanıyor tabii ama iki temel hatası var. Birincisi,büyümenin en önemli kaynaklarının tasarruflar ve yatırım olduğunu varsayıyor. İkincisi, pek çok aksaklığın olduğu bir ekonomide, aksaklıklardan sadece birine veya birkaçına odaklanarak temel sorunların çözülebileceğini varsayıyor. Bu varsayımların doğru olmadığını biliyoruz.

İktisat teorisi bize diyor ki, uzun dönemli büyümenin temel kaynağı teknolojik ilerleme ve üretkenlik artışlarıdır; sadece tasarruf ve yatırımla bir yere kadar büyüyebilirsiniz. Özellikle de yatırımlarınızın çoğu inşaat sektörüne odaklanıyorsa! Yine iktisat teorisi bize diyor ki, teknolojik ilerleme için eğitimli bir işgücüne ihtiyaç vardır ama bu yetmez. Buna ek olarak, yenilikçi girişimcilerin yatırım yapmaya heveslenecekleri bir ortama da gerek vardır. Böyle bir ortamı tanımlayan ifadeler de şöyle sıralanabilir: “fikri ve sınai mülkiyet hakları”, “hukukun üstünlüğü”, “özgür bir iktisadi ortam” ve bunlarla çok yakından ilişkili olan “demokratik kurumlar” ve “özgür basın”… Yani diyor ki, ekonomi politikasının önemli bir ayağı, iktisadi faaliyetlerin gerçekleştiği ortamı yenilikçi yatırımcılar için güvenli hale getirmek ve üretken faaliyetleri teşvik etmektir.

İşte herkesin hem fikir olup da “yapısal reformlar lazım” dedikten sonra belki de söylemeye çekindiği şey şudur:Ekonominin ihtiyaç duyduğu yapısal reformların çoğu, iktisadi reformlar değil; üretken iktisadi faaliyetleri teşvik eden siyasal reformlardır! Üretken iktisadi faaliyetleri teşvik eden bir iktisadi ortamın olmadığı – pek çok aksaklığın olduğu – bir yerde, tekil sorunları çözmek için üretilen politika araçları, istenen sonuçları vermeyebilir, hatta amaçlanmayan ve istenmeyen pek çok sonuç ortaya çıkarabilir.

Kredi kartına taksit sınırlaması gibi yapısal sorunlara odaklanmayan politikaların, istenen sonuçları verip vermeyeceğini veya ne kadar etkili olacaklarını henüz bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey,bu tür politikaların “yaratıcılığımızı” körüklediği ve teşvik ettiği. Ne var ki, bizim ihtiyacımız olan yaratıcılık, artık, 1990’lardan günümüze anlatılagelen, ankesörlü telefonla bedavaya konuşmak için buzdan jeton yapan insanların hikâyelerinde karşılaştıklarımızın çok ilerisinde… Artık, buzdan jeton yapmayı veya jetona ip bağlamayı falan aşıp, üretken faaliyetleri arttıracak türden bir yaratıcılığı teşvik etmemiz gerekiyor.

Başka ülkelerin vatandaşları enerji ve zekâlarını yeni cep telefonları ve mobil uygulamalar geliştirmek için kullanırken, bizim enerjimizi ve zekâmızı, hangi malın kaç taksitle satılacağını belirlemek veya kredi kartına taksit sınırlamasının etrafından dolaşmak için kullanmamız manidar değilse, nedir? Siz söyleyin!

Bu yazı daha önce (19.2.2014) TEPAV Blog’da yayınlanmıştır!

Basın Özgürlüğü ve Yolsuzluk

Basın Özgürlüğü ve Yolsuzluk

Vatandaş, yolsuzluk yapan siyasetçileri sandıkta cezalandırır mı?

Bu yazıdaki amacımız, basit bir model kurup, seçmenlerin yolsuzluk yapan siyasetçileri hangi koşullar altında sandıkta cezalandıracağını bulmak. Model ülkemizin ismi BİRYER olsun.

BİRYER’de Demokrasi ve Yolsuzluk

BİRYER demokratik bir ülke. Burada iktidara gelmenin tek yolu sandıkta yeterli sayıda oy toplamak. BİRYERLİ siyasetçiler de her siyasetçi gibi iktidara gelmeyi ve iktidarda kalmayı amaçlıyorlar. Dünyanın hemen her ülkesindeki meslektaşları gibi fırsatını bulunca yolsuzluk yapmaya meylediyorlar. Eğer yolsuzluğun getirisi yüksekse,yolsuzluk yaparken yakalanma olasılığı düşükse ve yakalandıklarında başlarına bir şey gelmeyecekse, BİRYERLİ siyasetçiler yolsuzluk yapıyorlar. Haliyle, BİRYERLİ siyasetçileri dürüst tutmanın en iyi yolu, onları kontrol etmek ve yakalandıklarında karşı karşıya kalacakları cezaları arttırmak. BİRYERLİ siyasetçilerin en büyük kâbusu seçimi kaybetmek olduğu için yolsuzluk yapmaları seçimi kaybetmelerine yol açacaksa yolsuzluk yapmıyorlar. Öte taraftan, yolsuzluk, BİRYERLİLERİN refahını azalttığı için, seçmenler yolsuzluk yapanlara oy vermiyorlar. Dolayısıyla, BİRYER’de iktidardaki bir siyasetçinin yolsuzluk yapıp yapmayacağı, seçmenlerin yolsuzluktan haberdar olup olmadığına bağlı. Seçmenlerin yolsuzluktan haberdar olup olmaması ise basının ve gazetecilerin ne kadar özgür olduğuna bağlı. Basın özgür olduğunda, gazeteciler yolsuzluk yapan siyasetçileri (iktidarda dahi olsalar) haber konusu yapıyorlar. Çünkü, mesleklerinde başarılı olmaları doğru haber yapmalarına bağlı. Basının özgür ve bağımsız olmadığı zamanlarda ise doğru ve tarafsız haber yapmak gazetecilere ve medya patronlarına zarar veriyor. Bu sebeple, basının özgürlüğü azaldıkça seçmenlerin yolsuzluklarla ilgili doğru bilgiye ulaşmaları zorlaşıyor. Basın özgür olmadığında, siyasetçilerin yolsuzluk yapmasının önündeki en temel engel ortadan kalktığı için siyasetçiler yolsuzluk yapmaya daha bir teşne oluyor. Sonuç olarak, BİRYER’de siyasetçilerin yolsuzluk yapıp yapmayacakları ve yolsuzluğun sandıkta cezalandırılıp cezalandırılmayacağı, basın özgürlüğü ile yakından ilişkili: Demokrasi (sandık) tek başına yolsuzluğu engellemekte yetersiz kalıyor; yolsuzluk ancak demokrasi ile birlikte basın özgürlüğü de varsa kontrol altına alınabiliyor. Yani BİRYER’de yolsuzluğun sandıkta cezalandırılabilmesi için özgür basına ihtiyaç var.

Demokrasi, Basın Özgürlüğü ve Yolsuzluk İlişkisi

Şimdi BİRYER için çıkardığımız sonuçlar ne kadar doğru kontrol edelim: Journal of Policy Modeling dergisinde yayınlanan 2013 tarihli bir çalışma var. Yazarlar, 2005-2010 ve 1996-2010 yıllarını kapsayan, biri 170 diğeri ise 175 ülkenin verisini içeren iki veri setini incelemiş. Buldukları şey şu: Demokrasi ve basın özgürlüğü, birlikte, yolsuzluğun azalmasında etkili oluyor. Demokratik ülkelerde basın özgürlüğü de varsa, demokrasi (sandık) yolsuzluğun artmasını engelleyen, kontrol eden bir faktör olarak etkili oluyor. Yani, yolsuzluk yapanların sandıkta cezalandırılabilmesi için demokrasi tek başına yeterli değil, özgür basına da ihtiyaç var. Basın özgürlüğü azaldıkça, sandığın (demokrasinin) yolsuzluğu engelleme işlevi de ortadan kalkıyor.170 ülkenin demokrasi, basın özgürlüğü ve yolsuzluk karnelerini inceleyen bu çalışma diyor ki, BİRYER’de durum neyse, hemen her yerde de durum o.

Türkiye’de durum nedir?

Peki bizde durum nedir? Basın özgürlüğünde ne durumdayız ona bakalım:

  • Reporters Without Borders’ın Basın Özgürlüğü Endeksinde 179 ülke arasında 154. Sıradayız ve dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi olarak anılıyoruz.*
  • Freedom House’un Küresel Basın Özgürlüğü sıralamasında ise Fiji ve Kongo ile birlikte 120. sıradayız.* Hemen arkamızdan Bhutan, Nepal, Guatemala falan geliyor. Yani söz konusu olan basın özgürlüğü ise, bir Norveç, Belçika, Finlandiya veya Hollanda değiliz. Bunların çok çok gerisindeyiz.
  • Freedom House’un yayınladığı son rapor (Demokrasi Krizi: Türkiye’de Yolsuzluk, Medya ve Güç –Şubat 2014 – başlıklı rapor) da Türkiye’de basının ciddi baskı altında olduğunu söylüyor.*
  • En iyimser ifadeyle Türkiye’de basın kısmen özgür. Internet deseniz, orada da durum fena – hatta yeni yasayla daha da fena olacak. Peki demokrasi karnemiz nasıl? O da pek iyi değil. Mesela, The Economist’in demokrasi endeksinde (2012) “hibrit rejim” olarak listeleniyoruz.* Yani demokrasi olarak değil, bozuk demokrasi olarak bile değil; otoriter ile demokratik karışımı bir rejim olarak anılıyoruz.

Uluslararası endekslere güvenmeyenleri de dikkate alarak temkinli bir sonuç çıkaralım: Eğer şu basın özgürlüğü ve demokrasi endekslerinde birazcık olsun doğruluk payı varsa, Türkiye’de yolsuzluğun sandıkta cezalandırılmasının düşük bir olasılık olduğunu söyleyebiliriz. Bu ne demek? Sandıkta hakkaniyetli bir yarış olabilmesi için basın özgürlüğüne ve daha fazla demokrasiye ihtiyacımız var demek. Yukarıda bahsi geçen makalenin temel sonucu bizim için önemli: Demokratik reformlar, siyasetçilerin denetlenmesini kolaylaştıracak reformlarla birlikte gerçekleşmediğinde fazla bir anlam taşımıyor. Yeni demokrasi paketi hakkında düşünürken aklımızdan çıkarmamamız gereken şey bu.

 

Referanslar:

Kalenborn, C., & Lessmann, C. (2013). The impact of democracy and press freedom on corruption: Conditionality matters. Journal of Policy Modeling, 35(6), 857–886.

Bu yazı daha önce TEPAV Blog’da yayınlanmıştır!