Browsed by
Category: Yazılar

Hain iPhone ve işbirlikçi Adam Smith

Hain iPhone ve işbirlikçi Adam Smith

iphone-6-conceptEkonomi Bakanımız geçenlerde çok önemli bir açıklama yaptı:

“Yaptığımız çalışmalarda Türkiye’ye gönderilen bir telefon üzerinde, ‘5 dolar veya 2.5 dolarlık iki kişilik montaj ve diğer maliyetler’ diyor. İnandırıcı bulmuyorum. Bunun üzerinde başka damping destek var. Gizli teşvik ve destekler var. Bunları araştırıyoruz. İçeride sanayicimizi korumak üzere yakında cep telefonuna tablet ve bilgisayarlara anti damping vergisi gelecek gibi görünüyor. Şu anda soruşturmalarda öyle bir gelişme var. Biz koyacağız. Soruşturmalarda somut verilere ulaşıldı.” (Hürriyet, 24.12.2014)

Sonuç olarak Bakan, ithal telefonlara vergi koyalım, yerli üreticiyi (daha doğrusu yurtiçinde montaj yapan firmaları) koruyalım diyordu. Apple ve Samsung gibi markaların ürettiği cep telefonlarına, yurt dışından haince olması muhtemel bir plan çerçevesinde getirilen dizüstü bilgisayarlara, tabletlere ve bilumum elektronik cihaza vergi gelecek, bunlar pahalanacak, vatandaş yerli montaj ürünlere koşacak, ülke ekonomisi çoştukça çoşacaktı.

Bakan, bir de şunu söylüyordu: “Türkiye çok başarılı bir şekilde mobil telefon üretebiliyor, tablet üretebiliyor, laptop üretebiliyor”. Ancak her nedense, yurt dışında üretilen telefonlar ve elektronik cihazlar, bizim Türkiye’de ürettiklerimizden daha ucuza geliyordu. Yerli firmalar, iPhone ile Samsung ile rekabet edemiyordu. Hem de onca vergiye rağmen! Görünen o ki bu, Sayın Bakan’a inandırıcı gelmemişti. Bizim bunlarla rekabet edemememiz önündeki engel, vergi eksikliğinden başka ne olabilirdi ki!

Evet! İleri teknoloji üreten bu yabancı firmalar, gizli ve muhtemelen oldukça haince bir plan çerçevesinde, amacı ve maksadı belli bazı odaklardan destek alıyor olmalıydılar. Yoksa yüksek teknolojiyi nasıl bizden daha ucuza üretebilirlerdi? Zaten Bakan’ın yaptığı açıklamaya göre bu konu araştırılıyordu ve somut verilere ulaşılmıştı. Bizim de misilleme yapıp, kendi telefonumuzu korumamız mantıklı gibiydi. Anti damping ise anti damping, vergiyse vergi… Bunları getirmeli ve yerli firmaları, yabancı firmaların hain planından kurtarmalıydık. Kimse montajını yaptığımız cep telefonlarının gücünü test etmeye, ekran çözünürlüğünü sorgulamaya, pil süresini eleştirmeye kalkmamalıydı. Gün zafer günüydü.

Biliyorsunuz bu iPhone’u markası satıyor. Zaten orada da aklımızı bulandıran subliminal bir mesaj olabilir. Isırılmış elma falan, bunlar geleneklerimize göreneklerimizle uyumlu şeyler değil. Işıl ışıl telefonlar, iOS güncellemeleri falan, göz boyuyorlar. Şeytana uymamıza, taksit yasağına rağmen kredi çekip, yeni çıkan telefon modelini almaya koşmamıza neden oluyorlar. Bunu şuraya bakarak görebilirsiniz. Bunlar her yıl yeni model çıkardığı halde, her nasılsa bunları satmayı başarıyorlar. Modeller arasında çok büyük farklılıklar da yok. Yani, bunlara biraz vergi koyup, yerli malını yurdum malını desteklemenin ne sakıncası olabilir? Sonuçta kazanan milletimiz olacaksa buna kim karışabilir?

Zaten bakın biraz geçmişe gidersek bunu başka ülkelerin de yaptığını görüyoruz. Mesela, 1700’lere geri dönelim. Büyük Britanya’da böyle tartışmalar yaşanmış. Canlı hayvan ve tuzlu et gibi şeylerin ithalatına sınırlandırmalar getirilmiş. Oluyor böyle şeyler. Ama dönemin faiz lobisinin başkanı Adam Smith bunlara karşı çıkmış. Bugünlerde de bunu görüyoruz. Yerli telefonun gelişmesini istemeyenler var. Yok efendim neymiş, böyle korumacı önlemler, yurt içindeki firmalara tekel gücü kazandırıp, bu firmaların aşırı kâr elde etmesine neden olur ve bu sebeple rehavete kapılıp inovasyon yapmasını engellermiş. Nerden yola çıkıyor bunlar? Adam Smith denen amacı ve maksadı belli bu zatın söylediklerinden yola çıkıyorlar.

Bu Smith denen zat, korumacı politikaların yurtiçinde tekel yaratacağını ve bundan en büyük zararı tüketicilerin göreceğini söylemiş. Bir de demiş ki, bu tacirler kendilerinin nasıl zenginleştiğini çok iyi bilirler ancak, bunların zenginleşmek için yaptığı her şeyin ülkenin zenginleşmesini sağlayacağı şüphelidir. Bu Adam’a göre, onlar, yani “tacirlerle sanayiciler, anayurt piyasasının tekelinden en büyük faydayı sağlayacak kimselerdir”. Dolayısıyla, “Bakan’ım biz telefonları satamıyoruz, ithal telefonlara biraz vergi koyarsanız, çok güzel satarız” demeleri doğaldır. Bunda anlaşılmayacak bir şey yok.

Önemli olan, “acaba bu işten millet fayda sağlıyor mu?” sorusudur – ki anladığımız kadarıyla yapılan soruşturma sonuçlanmış ve milletin en büyük faydayı sağlayacağı sonucu en berrak, en net ve şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkmış. Bu noktadan sonra Adam Smith’e ve bunun görünmez eline ancak susmak düşer. Ha ama şu var, isterse, Adam Smith bir parti kursun, bir dahaki seçimlere girsin. Onu yapabiliyor mu? Hayır. Demek ki bu işin içinde bir iş var! Lütfen oyuna gelmeyelim!

İNTERNETİN NERESİNDEYİZ?

İNTERNETİN NERESİNDEYİZ?

Yazıyla ilgili kısa açıklamayı okumak için buraya tıklayın!

Bu yazıdaki istatistiklerin güncellenmesi gerekiyor. OECD’nin 2013 aralık verisi ve Dünya Bankası 2013 verisi şu anda mevcut (ben bunu yazarken yoktu). Ayrıca, TÜİK de Hanehalkı Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması‘nı (2014) yayınladı. TÜİK’in son çalışması İnternet ve bilgisayar kullanımının arttığını gösteriyor. Yayınlanan bu son çalışmalarda bu yazıda söylediklerimle çelişen bir şey yok. Tabii son istatistikleri de ekleseydim daha güzel olurdu, orası doğru. Son olarak bu yazı, bir blog yazısı olarak biraz uzun oldu. Eğer okumaya üşenirseniz yazının özeti şu: Evet Türkiye’de İnternet gelişti ama o kadar da değil 🙂

İnternet yasakları hayatımızın bir parçası oldu. Twitter yasaklandı. O açıldı, Youtube gitti. Youtube’a girmeye tam başlamıştık ki, Google+’a erişimin engellendiğini öğrendik… Anayasa Mahkemesi, verdiği kararlarda, bu tür yasakların ifade özgürlüğünü ortadan kaldırdığını ve belirgin bir kanuni dayanağa sahip olmadığını söylüyor. Buna rağmen, TİB (Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı) “idari tedbir” kararları ile sitelere erişimi engellemeye devam ediyor. Engelliweb verilerine göre bugüne kadar 48 bin 914 siteye erişimi engelleme kararı alınmış.

İnternet yasakları Türkiye’deki İnternet kullanıcılarının İnternet okur-yazarlığının artmasına neden oldu. Kullanıcılar, DNS ve proxy ayarlarını değiştirme, TOR gibi yasakları aşan tarayıcıları kullanma ve VPN kurulumu yapma konusunda önemli beceriler elde etti. Türkiye’deki İnternet kullanıcıları, İnternete özgürce gezinme becerisini elde etmiş olmalarına rağmen, yasakçı zihniyeti eleştirmeye devam ediyor. Sosyal medyada her yasak sonrası yükselen sesleri takip edenler, bu eleştirilerin oldukça ağır olduğunu muhtemelen biliyordur.

Tabii, İnternet yasaklarını savunanlar ve gerekli olduğunu söyleyenler de var. Bu tür yasakların diğer ülkelerde de olduğunu, aslında bu yasakların İnternet kullanıcılarını koruduğunu iddia edenlerin sayısı az değil. Yasakları savunanlar veya çok da önemsemeyenler sık sık Türkiye’de İnternet’in çok geliştiğini de ifade ediyor. Yasakçı bir zihniyetin olduğu bir ortamda İnternet’in bu kadar gelişemeyeceğini söylüyorlar. Bu kısa notun amacı, işte bu son iddiayı kısaca değerlendirmek.

Sorumuz şu: İnternette dünyanın neredeyiz? Gerçekten o kadar geliştik mi? Gelin bir bakalım. Yazının devamını okumak için tıklayın

Özgürlükleri kısıtlamanın faydaları!

Özgürlükleri kısıtlamanın faydaları!

1 Mayıs yasaklarını biliyorsunuz. Taksim yasak. Kızılay yasak. İstanbul’da vapur seferleri iptal. Otobüsler Taksim’e gitmiyor. Taksim’e gidecek gazeteciler gaz maskelerini hazırlamış durumda… Basın özgürlüğü konusundaki sıkıntıları zaten biliyorsunuz… Bilmiyorsanız, Freedom House’un son raporuna bir bakın. Türkiye geçen sene basının kısmen özgür olduğu ülkeler arasında sayılıyordu, son raporda basının özgür olmadığı ülkeler arasına girdi.

Gündemden sıkıldığınızı biliyorum. Youtube kapalı, VPN de pil yiyor, onun da farkındayım. Ama gelin şu basın ve ifade özgürlüğü konusuna iktisadi perspektiften bir bakalım diyorum. İktisadi dedim diye korkmayın. Çok basit bir şey yapacağız. Özgürlükleri kısıtlayan iktidarların bunu neden yaptıklarını fayda-maliyet penceresinden bakarak anlamaya çalışacağız.

Basın ve ifade özgürlüğünü temel hak ve hürriyetler arasında sayıp, faydalarını hiç tartışmadan bunların demokratik ülkelerin olmazsa olmazları olduğunu söyleyebiliriz. “Doğru olan, ahlaki olan ve olması gereken budur” diyebiliriz. Ne var ki, her nedense hükümetler ve kamu otoriteleri böyle deontolojik argümanları pek ciddiye almıyorlar. Onların bakış açısı daha çok sonuca odaklı oluyor: “Bu ifade özgürlüğü denilen şey, ülkenin, milletin, kamunun ne işine yarayacak?” diye soruyorlar. Parti programlarında, meydanlarda ve TV’lerde basın ve ifade özgürlüğünün, demokratikleşmenin ne kadar önemli olduğunu anlatıyorlar. Belli ki özgürlüklerin toplum için faydalı olduğunu düşünüyorlar. Ya da en azından bize öyle söylüyorlar.

Şimdi gelin biz de politikacılar gibi sonuç odaklı düşünelim ve konuyu fayda-maliyet terazisine yatıralım.
Yazının devamını okumak için tıklayın

Topal Kapitalizm

Topal Kapitalizm

Hazır Le Kapital Amazon’un en çok satanlar listesinde bir numaraya oturmuşken, belki kapitalizmin geleceği ile ilgili tartışmaları özetleyen bir yazı okumak istersiniz.

Yazı, 2008 krizinden sonra ama Thomas Piketty’nin kitabı İngilizce olarak yayınlanmadan önce, iktisatçıların kapitalizmin sorunları ve geleceği ile ilgili neler tartıştıklarını özetliyor.

BirikimTopal Kapitalizm, Birikim 286, Şubat 2013, sf. 52-53

“Topal Kapitalizm” ifadesi, çevrimiçi bir düşünce platformu olan Project Syndicate’in kapitalizmin krizi ile ilgili yazıları toparladığı başlık olan Crippled Capitalism’den geliyor. Project Syndicate, bu başlık altında Kemal Derviş, Bradford DeLong, Edmund Phelps, Kenneth Rogoff, Nouriel Roubini, Joseph Stiglitz, Robert Skidelsky ve Dani Rodrik gibi iktisatçıların görüşlerini toplamış. Bu iktisatçılar farklı görüşlere sahip olsalar da kapitalizmin ama özellikle de küresel kapitalizmin topalladığı ve yeniden tasarlanması gerektiği konusunda aşağı yukarı hemfikirler. Öte yandan, piyasa ekonomisine inançlarını da henüz kaybetmiş değiller. Bir kısmı kapitalizmin ideal kapitalizmden uzaklaştığı için topalladığını düşünürken, diğerleri kapitalizmin daha çok devlet müdahalesine ve daha çok düzenlemeye (regülasyonlara) ihtiyaç duyduğunu düşünüyor. Bu yazıda, kapitalizmin geleceğinin tasarımında önemli rol oynaması muhtemel olan bu iktisatçıların görüşlerini ele alacağım. Yazının odak noktasını kapitalizmin yeniden tasarımında devlet müdahalelerine ve düzenlemelere verilmesi gereken rol ile ilgili görüşler oluşturacak.” Yazının tamamını okumak için buraya tıklayın (PDF)


Not: Küçük bir dizgi hatası sonucu yazı, “Topal Kapitalizm” başlığıyla değil “Total Kapitalizm” başlığı ile yayınlanmıştı. Bu sayfadan indireceğiniz dosyada başlık düzeltilmiştir. Birikim’in web sitesinde yazıyı yayınlandığı haliyle bulabilirsiniz.*

Yaratıcılıkta yeni dönem!

Yaratıcılıkta yeni dönem!

Biliyorsunuz, kredi kartına taksitle cep telefonu satışı yasaklandı. Ama taksitle cep telefonu almak hala mümkün. En çok bilinen yöntem, telefonu GSM operatörlerinden taahhütlü sözleşme karşılığında satın alıp, telefonun parasını peyderpey ödemek. Ancak, daha yaratıcı yöntemler de var. Meraklısı için bunlardan bazılarını sıralayayım.

  • Diyelim ki 1000 TL’lik bir cep telefonu almak istiyorsunuz. Önce mağazadan 1000 TL’lik bir hediye kartı alıyorsunuz. Hediye kartlarına bir taksit sınırlaması getirilmediği için bu tutarı kredi kartınızla 9 taksitle ödeyebilirsiniz. Daha sonra da hediye kartınızı kullanarak almak istediğiniz cep telefonuna sahip olabilirsiniz.*
  • Cep telefonu almak istediğiniz mağazanın bir hediye kartı uygulaması yoksa, bankadan 1000 TL’lik bir kredi çekip, cep telefonunuzu bu şekilde satın alabilirsiniz.* Bazı bankalar istediğiniz bu krediyi verebilmek için, bazı mağazalardaki stantlarında veya şubelerinde sizi bekliyor olabilir.* Hatta hazır kredinizi süpermarket alış-verişi sırasında süt reyonunun yanından bile alabilirsiniz.*Bir kere krediyi aldıktan sonra artık hayalinizdeki cep telefonuna ulaşmanız kolay.
  • Hediye kartı bulamadınız veya gittiğiniz mağazada kredi yok mu? O zaman cep telefonunu kredi kartıyla tek çekimde satın aldıktan sonra, faturasını alıp bir bankaya gidebilir ve fatura karşılığı tüketici kredisi alıp, kredi kartı borcunuzu bu şekilde kapatmayı deneyebilirsiniz.*
  • Daha yaratıcı yöntemler de var. Örneğin, bazı esnafın cep telefonlarını, telefon kılıfının yanında hediye olarak verdiği söyleniyor.* Esnafın 1000 TL’ye sattığı telefon kılıfını kredi kartına taksitle satın alıp, yanında hediye olarak gelen cep telefonunu doya doya kullanabilirsiniz.
  • Bunlardan hiçbiri olmuyorsa, geleneksel yöntemleri deneyebilirsiniz. Mesela, cep telefonunu senetle satın alıp, ödemesini (faiziyle) taksit taksit yapabilirsiniz. Ya da nakit sıkıntısı çekmeyen bir arkadaşınızdan borç alıp, borcunuzu (faiziyle) yine taksit taksit ödeyebilirsiniz.
  • Taksitle cep telefonu satın almak için kullanılabilecek yöntemler bunlarla sınırlı değil tabii. Örneğin, cep telefonu satan esnaf ile bu esnafın nevresim satan eniştesi anlaşabilir, size kredi kartına 9 taksitle nevresim satmış gibi işlem yapıp, cep telefonunu taksitle almanızı sağlayabilir. (Eskiden, POS makinesi olmayan esnaf, kredi kartıyla alış-veriş yapmak isteyen müşterileri geri çevirmemek için bu yöntemi kullanıyordu.)

Gördüğünüz gibi, hükümetin taksitle alış-verişi engellemek için yaptığı tüm düzenlemelere rağmen perakendeciler ve tüketiciler kafa kafaya vermiş,cep telefonlarını taksitlendirmek için envaiçeşit yöntem düşünmeye başlamış. Kredi kartı düzenlemelerinden etkilenenler sadece cep telefonu satanlar değil.Başka meslek erbabı da, mesela kuyumcular da kredi kartına taksitle altın satışı yasaklandığı için bu düzenlemelere karşı çıkıyor. Haberler göre bazı kuyumcular,isyan edip POS cihazlarını bankalara iade etmeye başlamışlar*, diğerleri ise taksit kısıtlamasına karşı sokağa dökülerek ayaklanmışlar.* Şimdi, bu ahval ve şerâit içinde dahi, ekonomi politikasını yönetenlerin vazifesi, bu politikaları uygulamaya devam etmek midir? Yoksa, bu politikaların temelde bir şeyleri ıskaladığını düşünmeleri gerekir mi?

Ekonomi politikası özünde bireylerin davranışlarını şekillendirme sanatıdır. Yakın geçmişteki iki politika örneğini düşünün: Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) ve kredi kartı kullanımına getirilen kısıtlamalar. BES politikası, tasarruflara %25’lik devlet katısı vererek tasarrufu özendirmeyi amaçlıyor. Kredi kartı düzenlemesi ise, borçlanmayı zorlaştırarak (işlem maliyetlerini arttırarak) vatandaşın ayağını yorganına göre uzatmasını sağlamaya çalışıyor. Her iki politika da istikrarlı bir iktisadi büyümeyi ve cari açığın azaltılmasını amaçlayan makroekonomik politikalarla yakından ilişkili.

Özetle, BES ve kredi kartı düzenlemeleri, yurt içi tasarrufları arttırmayı, harcamaları ama özellikle de yurt dışından gelen mallara yapılan harcamaları azaltmayı amaçlıyor. Böylece yurtiçi yatırımları yurtiçi tasarruflarla finanse etmeyi, dış borçlanmayı ve cari açığı azaltmayı ve uzun vadede istikrarlı bir büyüme sağlamayı hedefliyor. Bu akıl yürütme bir şekilde iktisat teorisine dayanıyor tabii ama iki temel hatası var. Birincisi,büyümenin en önemli kaynaklarının tasarruflar ve yatırım olduğunu varsayıyor. İkincisi, pek çok aksaklığın olduğu bir ekonomide, aksaklıklardan sadece birine veya birkaçına odaklanarak temel sorunların çözülebileceğini varsayıyor. Bu varsayımların doğru olmadığını biliyoruz.

İktisat teorisi bize diyor ki, uzun dönemli büyümenin temel kaynağı teknolojik ilerleme ve üretkenlik artışlarıdır; sadece tasarruf ve yatırımla bir yere kadar büyüyebilirsiniz. Özellikle de yatırımlarınızın çoğu inşaat sektörüne odaklanıyorsa! Yine iktisat teorisi bize diyor ki, teknolojik ilerleme için eğitimli bir işgücüne ihtiyaç vardır ama bu yetmez. Buna ek olarak, yenilikçi girişimcilerin yatırım yapmaya heveslenecekleri bir ortama da gerek vardır. Böyle bir ortamı tanımlayan ifadeler de şöyle sıralanabilir: “fikri ve sınai mülkiyet hakları”, “hukukun üstünlüğü”, “özgür bir iktisadi ortam” ve bunlarla çok yakından ilişkili olan “demokratik kurumlar” ve “özgür basın”… Yani diyor ki, ekonomi politikasının önemli bir ayağı, iktisadi faaliyetlerin gerçekleştiği ortamı yenilikçi yatırımcılar için güvenli hale getirmek ve üretken faaliyetleri teşvik etmektir.

İşte herkesin hem fikir olup da “yapısal reformlar lazım” dedikten sonra belki de söylemeye çekindiği şey şudur:Ekonominin ihtiyaç duyduğu yapısal reformların çoğu, iktisadi reformlar değil; üretken iktisadi faaliyetleri teşvik eden siyasal reformlardır! Üretken iktisadi faaliyetleri teşvik eden bir iktisadi ortamın olmadığı – pek çok aksaklığın olduğu – bir yerde, tekil sorunları çözmek için üretilen politika araçları, istenen sonuçları vermeyebilir, hatta amaçlanmayan ve istenmeyen pek çok sonuç ortaya çıkarabilir.

Kredi kartına taksit sınırlaması gibi yapısal sorunlara odaklanmayan politikaların, istenen sonuçları verip vermeyeceğini veya ne kadar etkili olacaklarını henüz bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey,bu tür politikaların “yaratıcılığımızı” körüklediği ve teşvik ettiği. Ne var ki, bizim ihtiyacımız olan yaratıcılık, artık, 1990’lardan günümüze anlatılagelen, ankesörlü telefonla bedavaya konuşmak için buzdan jeton yapan insanların hikâyelerinde karşılaştıklarımızın çok ilerisinde… Artık, buzdan jeton yapmayı veya jetona ip bağlamayı falan aşıp, üretken faaliyetleri arttıracak türden bir yaratıcılığı teşvik etmemiz gerekiyor.

Başka ülkelerin vatandaşları enerji ve zekâlarını yeni cep telefonları ve mobil uygulamalar geliştirmek için kullanırken, bizim enerjimizi ve zekâmızı, hangi malın kaç taksitle satılacağını belirlemek veya kredi kartına taksit sınırlamasının etrafından dolaşmak için kullanmamız manidar değilse, nedir? Siz söyleyin!

Bu yazı daha önce (19.2.2014) TEPAV Blog’da yayınlanmıştır!

LİMON, SİYASET VE BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ

LİMON, SİYASET VE BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ

Bu yazı daha önce Açık Ekonomi‘de yayınlanmıştır. Açık Ekonomi’de güzel yazılar var, bir bakın.


Bazı siyasetçiler neden basın özgürlüğünden hoşlanmaz? Seçimlerde kötünün iyisine oy verip ehven-i şere talim etmek insanlığın kaderi midir? Takdir edersiniz ki zor sorular sordum. Cevaplamak için George Akerlof diye Nobel ödüllü bir iktisatçıdan yardım alacağım.

“Limon” Arabalar ve Asimetrik Malumat

Akerlof, “Market for Lemons* başlıklı makalesinde hepimizin hemen her gün karşılaştığı bir sorundan bahsediyor. Örnek olarak, ikinci el araba piyasasını düşünün. Bu piyasada araç sahiplerinin arabaları hakkında alıcılardan daha fazla malumata sahip olduğunu yani bir malumat asimetrisi olduğunu söyleyebiliriz. Araba kaza yapmış mı? Boya var mı? Yağmur yağınca su alıyor mu? Vb. Arabayı alacak kişi hemen hemen hiçbir zaman satıcının bu sorulara verdiği yanıtların doğruluğundan emin olamaz. Akerlof diyor ki, böyle bir malumat asimetrisi olduğunda alıcılar ikinci el piyasadaki arabalara ortalama bir fiyat ödemek isterler. Örneğin, ederi 10 bin TL olan 2001 model çürük bir Megane Coupe ile ederi 20 bin TL olan bakımlı (emsalsiz!) Megane Coupe arasındaki farkı gerçekten bilemeyecekleri için 2001 Megane Coupe’lara 15 bin TL civarında bir fiyat biçerler. Hal böyle olunca, arabasına çok iyi bakmış olanlar arabalarını ederinden ucuza satmak istemedikleri için ikinci el piyasasına gelmez, arabalarını eş dost aracılığı ile satmaya çalışırlar. Böylece ikinci el piyasadaki arabaların ortalama kalitesi düşer ve bunun böyle olacağını akıl eden alıcılar da 2001 Megane Coupe’lara 15 bin TL’nin de çok olduğunu düşünürler; misal, 13 bin TL’den fazla ödemek istemezler. Dolayısıyla, ederi 13 bin TL üstünde olan Megane Coupe sahipleri de piyasadan çekilir. Bu sürecin sonucunda, ikinci el araba piyasasında sadece Akerlof’un “limonlar” (‘lemons’) dediği, bekleneni vermeyen, kalitesi düşük, kusurlu veya çürük arabalar kalır.

Akerlof’un makalesi bu aşırı basitleştirilmiş haliyle bile bize ikinci el piyasada bakımlı ve sorunsuz araba bulmanın neden zor olduğunu açıklıyor. Neyse ki, bu sorunu çözmenin yolları var. Mesela, sattıkları arabalara 6 ay garanti veren oto galericilerin ortaya çıkmasını veya kurumsal şirketlerin ikinci el araç da satmaya başlamasını düşünün. Bunlar hep asimetrik malumat sorununu azaltmak için ortaya çıkmış çözümler olarak düşünülebilir. Bu tür çözümlerin özünde, malumat asimetrisini azaltmak ve alıcının satıcının sözüne daha fazla güvenmesini sağlayacak bir garanti sistemi oluşturmak var. Malumat asimetrisi ile baş etmenin bir başka yolu da bir otoritenin, mesela kamu kuruluşlarının, satıcıları denetlemesi ve eksik veya yanlış bilgi verenleri cezalandırması olabilir.

“Limon” Siyasetçiler

Satın aldığınız ikinci el arabanın iki ay sonra teklemesi, satın aldığınız saksı çiçeğinin eve geldiğinde çiçeklikten büsbütün istifa etmesi veyahut bin bir vaatle size pazarlanan sigorta poliçesinin hasarınızı karşılamaması, yani aldığınız şeyin beklediğiniz gibi çıkmaması, “limon” olması, hep bu hain asimetrik malumat sorununun bir sonucu. Siyasette de aynı sorun var. Bin bir vaatle bizden oy isteyen siyasetçiler, bu vaatleri gerçekleştirip gerçekleştirmeyeceklerini bizden daha iyi biliyorlar. İnanıp oy verdiğimiz siyasetçinin “limon” çıkması, yani vaatlerini yerine getirmemesi, çok olağan bir durum. Bütün dünyada bazı siyasetçiler veyahut partiler “limon” çıkabiliyor, hatta daha da fenası yolsuzluk falan bile yapabiliyorlar.

Yazının devamını okumak için tıklayın

O SON AĞACI KESMEYECEKTİK!

O SON AĞACI KESMEYECEKTİK!

İstanbul’da kalan son ağacı kesen kişi ne düşünecek?

3. havalimanının temeli 07.06.2014 tarihinde atıldı. Temel atma töreninde Başbakan “Bazı gezizekalılar türedi, 3. Havalimanı’nı istemedi” dedi. 3. köprüye itiraz edenleri de hiç sevmiyor kendisi. Gerçi, daha önce o da 3. köprüye itiraz etmiş, ama olsun. Dün dündür, bugün bügündür!

3kopru

Belki siz de 3. havalimanına veya 3. köprüye itiraz edenleri dinlerken “Ne var yani? Havalimanı, köprü yapmayacak mıyız? Yapmazsak nasıl büyüyeceğiz?” diye düşünmüş olabilirsiniz. Sizden bir kez daha düşünmenizi rica ediyorum. Düşünürken, bu türden projelerin fırsat maliyetinin çok yüksek olduğunu, üstelik geri dönüşün de mümkün olmadığını unutmayın. Kendinize “3. havalimanı çevreye bu kadar zarar vermeden yapılamaz mı?” diye sorun. Sorarken, tıpkı demokrasisine özen göstermeyen toplumlar gibi, doğal çevreye özen göstermeyen toplumların da uzun dönemde sağlık bir şekilde büyüyemediğini, hatta çöktüğünü de aklınızın bir kenarında tutun lütfen.

Gelin size, konuyu bir kez daha düşünmenizi sağlayacak küçük bir hikâye anlatayım. Pasifik Okyanusu’nda küçücük bir ada olan Paskalya Adası’nın hikâyesi. Elbette ki bu hikâyeden çıkarılacak bazı dersler var.

Yazının devamını okumak için tıklayın

Basın Özgürlüğü ve Yolsuzluk

Basın Özgürlüğü ve Yolsuzluk

Vatandaş, yolsuzluk yapan siyasetçileri sandıkta cezalandırır mı?

Bu yazıdaki amacımız, basit bir model kurup, seçmenlerin yolsuzluk yapan siyasetçileri hangi koşullar altında sandıkta cezalandıracağını bulmak. Model ülkemizin ismi BİRYER olsun.

BİRYER’de Demokrasi ve Yolsuzluk

BİRYER demokratik bir ülke. Burada iktidara gelmenin tek yolu sandıkta yeterli sayıda oy toplamak. BİRYERLİ siyasetçiler de her siyasetçi gibi iktidara gelmeyi ve iktidarda kalmayı amaçlıyorlar. Dünyanın hemen her ülkesindeki meslektaşları gibi fırsatını bulunca yolsuzluk yapmaya meylediyorlar. Eğer yolsuzluğun getirisi yüksekse,yolsuzluk yaparken yakalanma olasılığı düşükse ve yakalandıklarında başlarına bir şey gelmeyecekse, BİRYERLİ siyasetçiler yolsuzluk yapıyorlar. Haliyle, BİRYERLİ siyasetçileri dürüst tutmanın en iyi yolu, onları kontrol etmek ve yakalandıklarında karşı karşıya kalacakları cezaları arttırmak. BİRYERLİ siyasetçilerin en büyük kâbusu seçimi kaybetmek olduğu için yolsuzluk yapmaları seçimi kaybetmelerine yol açacaksa yolsuzluk yapmıyorlar. Öte taraftan, yolsuzluk, BİRYERLİLERİN refahını azalttığı için, seçmenler yolsuzluk yapanlara oy vermiyorlar. Dolayısıyla, BİRYER’de iktidardaki bir siyasetçinin yolsuzluk yapıp yapmayacağı, seçmenlerin yolsuzluktan haberdar olup olmadığına bağlı. Seçmenlerin yolsuzluktan haberdar olup olmaması ise basının ve gazetecilerin ne kadar özgür olduğuna bağlı. Basın özgür olduğunda, gazeteciler yolsuzluk yapan siyasetçileri (iktidarda dahi olsalar) haber konusu yapıyorlar. Çünkü, mesleklerinde başarılı olmaları doğru haber yapmalarına bağlı. Basının özgür ve bağımsız olmadığı zamanlarda ise doğru ve tarafsız haber yapmak gazetecilere ve medya patronlarına zarar veriyor. Bu sebeple, basının özgürlüğü azaldıkça seçmenlerin yolsuzluklarla ilgili doğru bilgiye ulaşmaları zorlaşıyor. Basın özgür olmadığında, siyasetçilerin yolsuzluk yapmasının önündeki en temel engel ortadan kalktığı için siyasetçiler yolsuzluk yapmaya daha bir teşne oluyor. Sonuç olarak, BİRYER’de siyasetçilerin yolsuzluk yapıp yapmayacakları ve yolsuzluğun sandıkta cezalandırılıp cezalandırılmayacağı, basın özgürlüğü ile yakından ilişkili: Demokrasi (sandık) tek başına yolsuzluğu engellemekte yetersiz kalıyor; yolsuzluk ancak demokrasi ile birlikte basın özgürlüğü de varsa kontrol altına alınabiliyor. Yani BİRYER’de yolsuzluğun sandıkta cezalandırılabilmesi için özgür basına ihtiyaç var.

Demokrasi, Basın Özgürlüğü ve Yolsuzluk İlişkisi

Şimdi BİRYER için çıkardığımız sonuçlar ne kadar doğru kontrol edelim: Journal of Policy Modeling dergisinde yayınlanan 2013 tarihli bir çalışma var. Yazarlar, 2005-2010 ve 1996-2010 yıllarını kapsayan, biri 170 diğeri ise 175 ülkenin verisini içeren iki veri setini incelemiş. Buldukları şey şu: Demokrasi ve basın özgürlüğü, birlikte, yolsuzluğun azalmasında etkili oluyor. Demokratik ülkelerde basın özgürlüğü de varsa, demokrasi (sandık) yolsuzluğun artmasını engelleyen, kontrol eden bir faktör olarak etkili oluyor. Yani, yolsuzluk yapanların sandıkta cezalandırılabilmesi için demokrasi tek başına yeterli değil, özgür basına da ihtiyaç var. Basın özgürlüğü azaldıkça, sandığın (demokrasinin) yolsuzluğu engelleme işlevi de ortadan kalkıyor.170 ülkenin demokrasi, basın özgürlüğü ve yolsuzluk karnelerini inceleyen bu çalışma diyor ki, BİRYER’de durum neyse, hemen her yerde de durum o.

Türkiye’de durum nedir?

Peki bizde durum nedir? Basın özgürlüğünde ne durumdayız ona bakalım:

  • Reporters Without Borders’ın Basın Özgürlüğü Endeksinde 179 ülke arasında 154. Sıradayız ve dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi olarak anılıyoruz.*
  • Freedom House’un Küresel Basın Özgürlüğü sıralamasında ise Fiji ve Kongo ile birlikte 120. sıradayız.* Hemen arkamızdan Bhutan, Nepal, Guatemala falan geliyor. Yani söz konusu olan basın özgürlüğü ise, bir Norveç, Belçika, Finlandiya veya Hollanda değiliz. Bunların çok çok gerisindeyiz.
  • Freedom House’un yayınladığı son rapor (Demokrasi Krizi: Türkiye’de Yolsuzluk, Medya ve Güç –Şubat 2014 – başlıklı rapor) da Türkiye’de basının ciddi baskı altında olduğunu söylüyor.*
  • En iyimser ifadeyle Türkiye’de basın kısmen özgür. Internet deseniz, orada da durum fena – hatta yeni yasayla daha da fena olacak. Peki demokrasi karnemiz nasıl? O da pek iyi değil. Mesela, The Economist’in demokrasi endeksinde (2012) “hibrit rejim” olarak listeleniyoruz.* Yani demokrasi olarak değil, bozuk demokrasi olarak bile değil; otoriter ile demokratik karışımı bir rejim olarak anılıyoruz.

Uluslararası endekslere güvenmeyenleri de dikkate alarak temkinli bir sonuç çıkaralım: Eğer şu basın özgürlüğü ve demokrasi endekslerinde birazcık olsun doğruluk payı varsa, Türkiye’de yolsuzluğun sandıkta cezalandırılmasının düşük bir olasılık olduğunu söyleyebiliriz. Bu ne demek? Sandıkta hakkaniyetli bir yarış olabilmesi için basın özgürlüğüne ve daha fazla demokrasiye ihtiyacımız var demek. Yukarıda bahsi geçen makalenin temel sonucu bizim için önemli: Demokratik reformlar, siyasetçilerin denetlenmesini kolaylaştıracak reformlarla birlikte gerçekleşmediğinde fazla bir anlam taşımıyor. Yeni demokrasi paketi hakkında düşünürken aklımızdan çıkarmamamız gereken şey bu.

 

Referanslar:

Kalenborn, C., & Lessmann, C. (2013). The impact of democracy and press freedom on corruption: Conditionality matters. Journal of Policy Modeling, 35(6), 857–886.

Bu yazı daha önce TEPAV Blog’da yayınlanmıştır!

YİHUU! KURALLI PİYASA GELİYOOORR!

YİHUU! KURALLI PİYASA GELİYOOORR!

Gündemden zehirlenip, ciddiyetten öleceğiz. Şimdi sakinleşin ve gevşeyin. Çünkü kurallı piyasa geliyor…

29 Ocak’ta Yeni Şafak’tan Abdülkadir Selvi yazdı.* Sonra Radikal yaptığı haberde bahsetti* ve en sonunda Hürriyet konuyu haber başlığına taşıdı:* Kurallı Piyasa Ekonomisi Geliyor!

Bu konuda bazı açıklamalar yapacaktım ama yeni YÖK yönetmeliğine* göre yetkili olmadığım konularda açıklama yapmam yasak olduğu için, sözü sevgili arkadaşım Hilmi’ye bırakıyorum. Hilmi söz senin. Teşekkürler Emrah. Bana bu hologramik görevi verdiğin için çok teşekkürler. Ne demek canım Hilmiciğim, estağfurullah. Başlıyorum. Başla başla.

Ve Merhaba Eyy Okur!

“Kuralsız piyasa ekonomisi mi olur?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Sormadıysanız şimdi sorun lütfen, çünkü kuralsız piyasa ekonomisi olmaz. Kapitalizmin en vahşi piyasaları bile bir kurallar sistemi üzerine inşa edilmiştir. Kurallar olmadan kapitalizm de olmaz, serbest piyasa ekonomisi de.

Bundan şüphe edenler kendilerine şöyle sorsun: Mülkiyet haklarının tanımlanmadığı, tanınmadığı bir ortamda serbest piyasa ekonomisi diye bir şeyden söz etmek mümkün olur mu?

Yazının devamını okumak için tıklayın