Browsed by
Author: N. Emrah Aydınonat

Piketty Deliliğine Katkı (2)

Piketty Deliliğine Katkı (2)

[Bu yazı 7.5.2014 tarihinde TEPAV Blog‘da yayınlanmıştır.]


Bir önceki yazıda Thomas Piketty’nin kitabı Le Capital’in neden bu kadar popüler olduğunu ele almıştım. Şimdi Piketty’nin argümanının temellerine bir bakalım diyorum. Muhtemelen bugüne kadar genelde Piketty’nin modern bir Marx olduğuna dair yazılar okudunuz. Ben başka bir şey söyleyeceğim: Piketty, modern Marx değil. Kendisi modern bir Kuznets. Bunu bilmek Piketty’i anlamak açısından önemli.

İşte modern Marx

Önce Piketty’e neden modern Marx diyorlar, ona bakalım. Bu kolay. Bir defa kitabın adı Kapital. Ama daha önemlisi şu: Piketty, Komünist Manifesto’daki burjuvazinin kendi mezar kazıcılarını ürettiği tezini aktardıktan sonra Marx’ın analizinin eksikliklerine rağmen hala önemli olduğunu söyleyerek, aklımızda tutmamız gereken dersi özetliyor: Eğer nüfus ve üretkenlik artışı göreli olarak düşükse, servet birikimi kayda değer bir önem kazanır ve sosyal dengeyi bozabilir. Bu ders, Piketty’nin argümanlarından birinin temelini oluşturuyor: Eğer sermayenin getirisi (r) iktisadi büyüme haddinden (g) büyükse, gelir eşitsizliği artar. İşte hemen her değerlendirme yazısında okuduğunuz r > g ifadesi, bu argümanı özetlemek için kullanıyor.

Peki r > g ne anlama geliyor? Temel mantık şu: İktisadi büyüme, yani kişi başına milli gelirdeki artış, bir ülkenin ne kadar zenginleştiğini özetliyor. Sermayenin getirisi ise sermaye sahiplerinin ne kadar zenginleştiğini. Dolayısıyla, r > g olduğunda sermaye sahipleri, nüfusun geri kalanından daha hızlı zenginleşiyor demek oluyor. Böyle olduğunda eşitsizlik artıyor. r > g argümanı, Piketty’nin modern Marx olarak anılmasının temel nedenlerinden biri.

Tam da Marx değil gibi!

Marx benzetmesi tamamıyla yanlış değil ama tam doğru da değil. Bir defa Marx ve Piketty’nin sermaye tanımları farklı. Piketty’e göre ‘sermaye’ kabaca servet demek. İkincisi, Piketty’nin sermayenin getirisi dediği şey Marx’taki gibi kâr oranları değil, servet olarak anılabilecek her şeyin getirisi. Üçüncüsü, Piketty kapitalizmin iç çelişkisini servetin getirisinin yüksek olmasıyla anlatırken, Marx kâr oranlarının (sermayenin getirisinin) düşmesine atıf yapıyor. Bunlar çok farklı mekanizmalar. Özetle Piketty’e modern Marx demek çok da doğru değil. Üstelik, bu benzetme Piketty’nin modern bir Kuznets olduğu gerçeğini de gizliyor.

Kuznets eğrisi iyimserliği

 

download

Kuznets derken Nobel ödüllü (1971) Simon Kuznets’den bahsediyorum.* Pek çoğunuz Kuznets deyince şekilde resmedilen Kuznets eğrisini hatırlamışsınızdır.

Kuznets eğrisi gelir eşitsizliği ile iktisadi büyüme arasında ters-U şeklinde bir ilişki olduğunu söylüyor. Diyor ki, iktisadi büyüme ve kalkınma sürecinin başında gelir eşitsizliği artar, iktisadi büyüme belirli bir seviyeye ulaştıktan sonra ise azalmaya başlar. Özetle, bu şekilde sunulduğunda Kuznets eğrisi, iyimser bir eğri. Büyümek için çırpınan ülkelere “az dayanın, gelir dağılımı da düzelecek” diyor. Yani böyle bakıldığında Kuznets, gelişmiş batıyı ve ideal kapitalizmin her derdin devası olduğunu düşünen iktisatçıları iktisadi büyümenin gelir bölüşümü üzerindeki etkilerini tartışmaktan büyük ölçüde kurtarıyor. Eğer Kuznets eğrisi doğru olsaydı, belki kapitalizmin iç çelişkisinin, sadece kalkınma sürecinin başında gözlemlenen bir olgu olduğu söylenebilirdi. Ama Kuznets eğrisi o kadar da doğru değil!

Gerçek şu ki, Kuznets eğrisi diye bir şeyin varlığından söz etmek oldukça güç. Zaten Kuznets 1955’te yayınlanan ve Kuznets eğrisinin temelini oluşturan çalışmasını, bu çalışmanın %95’inin spekülasyon ve hüsnükuruntu olduğunu, ancak %5’inin veriye dayandığını söyleyerek bitiriyor.[1] Daha sonraki çalışmalar da Kuznets’in elindeki verilerin Kuznets eğrisini, özellikle de ilk yarısını, desteklemediğini gösteriyor. [2] Piketty’i de Kuznets’in eşitsizliğin azalmasına dair gözlemlerinin Büyük Buhran ve 2. Dünya Savaşı gibi nedenlerle ortaya çıkmış olabileceğini söylüyor ve ekliyor: Bu azalma, herhangi bir doğal veya otomatik bir sürecin sonucu değildi!

Özetle, Kuznets eğrisinin ya da daha doğrusu bu eğriden yapılan çıkarımların, tatlı bir hülya olduğunu, verilerle desteklenmediğini söyleyebiliriz. Şimdi asıl soruya gelelim. Kuznets eğrisinin verilerle desteklenmediği doğruysa, Kuznets eğirisinin geçerli olmadığını söyleyen Piketty nasıl modern bir Kuznets olabilir? Anlatayım:

Kuznets bilmecesi

Kuznets’in (1955) makalesi net bir şekilde şunu gösteriyor: Kuznets, onu yorumlayanlardan çok daha dikkatli. İktisadi büyüme sürecinin eşitsizliği arttıracak en az iki mekanizma içerdiğini söylüyor. (1) Yüksek gelirlilerin düşük gelirlilerden daha fazla tasarruf etmesi. (2) Sanayileşme ve kentleşme. Bu mekanizmalara rağmen iktisadi büyüme ile birlikte eşitsizliğin azaldığını gözlemleyen Kuznets, bu durumun açıklamaya muhtaç olduğunu söylüyor. Bu bilmeceyi çözmeye çalışıyor. Elindeki veri seti yetersiz olduğu için de ancak olası bir açıklamanın ne olabileceğine kafa yoruyor. Makalesinin %95’inin spekülasyon olduğunu söylemesinin nedeni bu.

Açıklamasının spekülatif olduğunun farkında olan Kuznets, kendi çalışması da dahil olmak üzere, kısa dönemli ve eksik tarihsel gözlemlerden yapılacak çıkarsamalara temkinle yaklaşmamız gerektiğini söylüyor. Sonuç olarak, yapılması gerekenleri özetliyor: (1) İktisadi büyüme sürecini gerçekten anlayabilmek için, gelir yapısını ve dağılımını belirleyen faktörler ve büyümeyle gelir dağımı arasındaki ilişki hakkında daha iyi bilgiye sahip olmamız gerekiyor. (2) Uzun dönemli verilere ihtiyacımız var. (3) İlgili sosyal bilim dallarının bulgularına ihtiyacımız var. (4) Bu konuda yapılacak etkili bir çalışma, piyasa iktisadından, siyasal ve sosyal iktisada geçmeyi gerektiriyor.

Hüsnükuruntudan arınmış bir Kuznets

Piketty ne yapıyor? Kuznets’in yapılacaklar listesindekileri yapıyor. Kendi ifadesini de kullanarak özetlersek, “Kuznets’in gelir dağılımının evrimi konusundaki çalışmasını genişleterek” Kuznets’in verdiği bu görevleri yerine getirmeye çalışıyor. Piketty’nin tartışmasız en büyük katkısı, Kuznets’in yöntemini ve veri setini genişleterek, gelir eşitsizliği konusunda uzun dönemli bir perspektif sunuyor olması. Sayesinde artık uzun dönemde eşitsizliğin nasıl bir seyir izlediğini daha iyi biliyoruz. Belki de daha önemlisi, artık biliyoruz ki, artan eşitsizlik hastalığı bekleyince kendi kendine geçmiyor…

Sonuç? Evet, Marx Le Capital için önemli, ama Piketty’nin görev tanımını yapan kişi Kuznets. Bir daha Piketty’i Marx’a benzeten biri görürseniz, gönül rahatlığıyla “hey dostum, Kuznets’i unutma” diyebilirsiniz.

Viva Le Capital!

Notlar:

[1] “The  paper is  perhaps 5  per  cent empirical information and 95 per cent speculation, some of it possibly tainted by wishful thinking.” Kuznets, S. (1955). Economic Growth and Income Inequality. American Economic Review, 45(1), 1–28. Sf. 26.

[2] Gallup, J. L. 2012. “Is there a Kuznets Curve?”, Çalışma Metni.


 

Görsel: “Piketty in Cambridge 2” by Sue Gardner – Own work. Licensed under CC BY-SA 3.0 via Wikimedia Commons

Piketty Deliliğine Katkı (1)

Piketty Deliliğine Katkı (1)

[Bu yazı 30.4.2014 tarihinde TEPAV Blog‘da yayınlanmıştır.]


Bir iktisat kitabı Amazon.com’un çok satanlar listesinde bir numarada. Kitap çıktığından beri herkes bu kitabı konuşuyor. Üstelik bu, popüler bir iktisat kitabı da değil. Evet, kolay okunsun, anlaşılsın diye özel bir çaba gösterilmiş ama tamsonuç olarak ciddi bir iktisat kitabından bahsediyoruz. Çok satanlar listesinde ilk 100’e girmesi hadi neyse de, yayınlanır yayınlanmaz birinci sıraya çıkması biraz acayip değil mi? Aslında değil. Açıklayayım.

Önce, hala bilmeyenler için kitabın ismi şu: Capital in the Twenty-First Century. Yani, kapitalizm 3.0 için güncellenmiş Kapital: Kapital 3.0. Ya da Fransızca başlığıyla: Le Capital.

Kitabın yazarı: Thomas Piketty. Fransız bir iktisatçı. Bugünlerde iktisadın rock yıldızı haline geldi.

Kitabı basitleştirip bir cümleyle özetlersek şunu diyor: Eşitsizlik, kapitalizmin işleyişindeki bir aksaklıktan kaynaklanan bir şey değildir, aksine kapitalizmin temel özelliklerinden biridir. Yani diyor ki, “It’s not a bug; it’s a feature!”

İktisat eğitimi almış olanlar bilir. Bu gelir dağılımı ve eşitsizlik konuları derslerde çok fazla itibar görmez. Mesela, serbest ticaretin faydaları tartışılırken hocanın “tabii bu işten kazananlar da olacaktır, kaybedenler de” demesiyle “sonuç olarak serbest ticaret iyidir” demesi arasında çok fazla süre geçmez. Aynı şey iktisadi büyüme dersleri için de geçerlidir. İktisadi büyüme yapısal dönüşümle birlikte gelir. Bu sebeple de büyümenin de kazananları olduğu kadar kaybedenleri vardır. Ama yapısal değişimin kaybedenleri büyüme tartışmalarında çok fazla yer bulmaz. Onların da milli gelirdeki artıştan eninde sonunda pay alacakları varsayılır.

Tabii gelir dağılımı, eşitsizlik gibi konular derslerde tamamıyla es geçilmez. Önemli olduğu söylenir. Hatta eşitsizlik ile gelir arasındaki ilişkiyi gösteren Kuznets eğrisi anlatılır. Bu eğri ile kalkınma sürecinin başında eşitsizliğin artacağı ama ülke kalkındıkça eşitsizliğin azalmaya başlayacağı anlatılır. Eşitsizliğin artmasından endişelenen öğrenciler bir nebze olsun rahatlar. Sonra gelir eşitsizliği konusu bir kenara bırakılır ve kişi başına gelirin nasıl arttırılacağı tartışmasına geri dönülür. Her okulda olmasa da pekçok okulda bu böyledir. Daha doğrusu böyleydi…

2007-08 krizinden sonra iktisatçılar hem ana-akım iktisadı biraz olsun sorgulamaya hem de kapitalizmin sorunlarına daha çok dikkat çekmeye başladılar. Sorunlar listesinin başında da eşitsizlik ve yoksulluk vardı.*Çünkü, gelişmiş ülkelerde gelir eşitsizliği 1980’lerden beri artıyordu. Wall Street’i İşgal Et eylemlerinin sloganlarını hatırlarsınız. Eylemciler “biz %99’uz” diyorlardı. Nüfusun %1’inin milli gelir pastasının çoğunu yemesinden rahatsız olanlar ayağa kalkmıştı.

Kriz, ana-akım iktisatçılara, uzun yıllar yeterince önemsemedikleri gelir dağılımı ve eşitsizlik ile ilgili soruları sormalarının zamanının geldiğini gösteriyordu. Ne var ki, iktisatçıların buna ne kadar hazırlıklı olduğu çok da açık değildi. Eskiden iktisat depresif etkileri olan kötümser bir bilimdi. Ama modern ana-akım iktisatçılar, çoktan Thomas Malthus, David Ricardo ve Karl Marx gibi düşünürlerin felaket senaryolarından kurtulmuşlardı.  Bu senaryoların yerini, kâr güdüsü ile hareket eden girişimcilerin karşılarına çıkacak hemen her problemi alt edecek yaratıcılığa sahip olduğu inancı almıştı. Ve tabii bir de Kuznets iyimserliği…

İdeal kapitalizm hayali, 2007-08 kriziyle sarsılınca, iyi işleyen bir piyasa ekonomisinin yerine koyacak pek fazla bir şeyleri olmayan ana-akım iktisatçılar, iktisadın bir bilim olarak niteliğini sorgulamakla, asılnda sorunların temel nedeninin serbest piyasa ekonomisinin tam olarak hayata geçmemiş olduğunu söylemek arasında kaldılar. Bazıları sorunların temel kaynağının kapitalist sistem olduğunu söylerken, diğerleri bu günlerin ideal kaptalizme en çok ihtiyaç duyduğumuz günler olduğunu söylemeyi tercih etti.

İşte Thomas Piketty’nin kitabı kapitalizm ve sorunları hakkındaki bu tartışmaların tam üstüne geldi. İkircikli iktisatçılara, “işte kapitalizmin birinci kanunu budur, ikincisi de şudur ve eğer bu kanunlar geçerliyse, kapitalizm belirli koşullar altında eşitsizliği arttıran sürdürülemez bir sistem haline gelir” dedi. Toz pembe bir gelecek öngören Kuznets eğrisine güvenmemiz için bir neden olmadığını da hatırlattı. İşte bu sebeple, hemen herkesin aklındaki sorulara yanıt arayan Le Capital, İngilizce olarak yayınlanır yayınlanmaz büyük ilgi gördü. Herkesin tartışmaya hazır olduğu, tartışmaya bahane aradığı konuları ele aldığı için de hemen çok satanlar listesinde bir numaraya yerleşti. Dolayısıyla, kitabın bugün bu kadar çok konuşulmasında acayip olan bir şey yok. Asıl acayip olan, bu konuların bugüne kadar fazla tartışılmamış olması.

Le Capital‘i tartışmaya devam edeceğim. [2. yazı burada!]

Not: 2007-08 krizi sonrasındaki tartışmaların bir özeti şurada bulunabilir: Aydınonat, N. E. (2013) Topal Kapitalizm, Birikim 286, Şubat 2013, sf. 52-53.


Görsel: “Piketty in Cambridge 2” by Sue Gardner – Own work. Licensed under CC BY-SA 3.0 via Wikimedia

Hain iPhone ve işbirlikçi Adam Smith

Hain iPhone ve işbirlikçi Adam Smith

iphone-6-conceptEkonomi Bakanımız geçenlerde çok önemli bir açıklama yaptı:

“Yaptığımız çalışmalarda Türkiye’ye gönderilen bir telefon üzerinde, ‘5 dolar veya 2.5 dolarlık iki kişilik montaj ve diğer maliyetler’ diyor. İnandırıcı bulmuyorum. Bunun üzerinde başka damping destek var. Gizli teşvik ve destekler var. Bunları araştırıyoruz. İçeride sanayicimizi korumak üzere yakında cep telefonuna tablet ve bilgisayarlara anti damping vergisi gelecek gibi görünüyor. Şu anda soruşturmalarda öyle bir gelişme var. Biz koyacağız. Soruşturmalarda somut verilere ulaşıldı.” (Hürriyet, 24.12.2014)

Sonuç olarak Bakan, ithal telefonlara vergi koyalım, yerli üreticiyi (daha doğrusu yurtiçinde montaj yapan firmaları) koruyalım diyordu. Apple ve Samsung gibi markaların ürettiği cep telefonlarına, yurt dışından haince olması muhtemel bir plan çerçevesinde getirilen dizüstü bilgisayarlara, tabletlere ve bilumum elektronik cihaza vergi gelecek, bunlar pahalanacak, vatandaş yerli montaj ürünlere koşacak, ülke ekonomisi çoştukça çoşacaktı.

Bakan, bir de şunu söylüyordu: “Türkiye çok başarılı bir şekilde mobil telefon üretebiliyor, tablet üretebiliyor, laptop üretebiliyor”. Ancak her nedense, yurt dışında üretilen telefonlar ve elektronik cihazlar, bizim Türkiye’de ürettiklerimizden daha ucuza geliyordu. Yerli firmalar, iPhone ile Samsung ile rekabet edemiyordu. Hem de onca vergiye rağmen! Görünen o ki bu, Sayın Bakan’a inandırıcı gelmemişti. Bizim bunlarla rekabet edemememiz önündeki engel, vergi eksikliğinden başka ne olabilirdi ki!

Evet! İleri teknoloji üreten bu yabancı firmalar, gizli ve muhtemelen oldukça haince bir plan çerçevesinde, amacı ve maksadı belli bazı odaklardan destek alıyor olmalıydılar. Yoksa yüksek teknolojiyi nasıl bizden daha ucuza üretebilirlerdi? Zaten Bakan’ın yaptığı açıklamaya göre bu konu araştırılıyordu ve somut verilere ulaşılmıştı. Bizim de misilleme yapıp, kendi telefonumuzu korumamız mantıklı gibiydi. Anti damping ise anti damping, vergiyse vergi… Bunları getirmeli ve yerli firmaları, yabancı firmaların hain planından kurtarmalıydık. Kimse montajını yaptığımız cep telefonlarının gücünü test etmeye, ekran çözünürlüğünü sorgulamaya, pil süresini eleştirmeye kalkmamalıydı. Gün zafer günüydü.

Biliyorsunuz bu iPhone’u markası satıyor. Zaten orada da aklımızı bulandıran subliminal bir mesaj olabilir. Isırılmış elma falan, bunlar geleneklerimize göreneklerimizle uyumlu şeyler değil. Işıl ışıl telefonlar, iOS güncellemeleri falan, göz boyuyorlar. Şeytana uymamıza, taksit yasağına rağmen kredi çekip, yeni çıkan telefon modelini almaya koşmamıza neden oluyorlar. Bunu şuraya bakarak görebilirsiniz. Bunlar her yıl yeni model çıkardığı halde, her nasılsa bunları satmayı başarıyorlar. Modeller arasında çok büyük farklılıklar da yok. Yani, bunlara biraz vergi koyup, yerli malını yurdum malını desteklemenin ne sakıncası olabilir? Sonuçta kazanan milletimiz olacaksa buna kim karışabilir?

Zaten bakın biraz geçmişe gidersek bunu başka ülkelerin de yaptığını görüyoruz. Mesela, 1700’lere geri dönelim. Büyük Britanya’da böyle tartışmalar yaşanmış. Canlı hayvan ve tuzlu et gibi şeylerin ithalatına sınırlandırmalar getirilmiş. Oluyor böyle şeyler. Ama dönemin faiz lobisinin başkanı Adam Smith bunlara karşı çıkmış. Bugünlerde de bunu görüyoruz. Yerli telefonun gelişmesini istemeyenler var. Yok efendim neymiş, böyle korumacı önlemler, yurt içindeki firmalara tekel gücü kazandırıp, bu firmaların aşırı kâr elde etmesine neden olur ve bu sebeple rehavete kapılıp inovasyon yapmasını engellermiş. Nerden yola çıkıyor bunlar? Adam Smith denen amacı ve maksadı belli bu zatın söylediklerinden yola çıkıyorlar.

Bu Smith denen zat, korumacı politikaların yurtiçinde tekel yaratacağını ve bundan en büyük zararı tüketicilerin göreceğini söylemiş. Bir de demiş ki, bu tacirler kendilerinin nasıl zenginleştiğini çok iyi bilirler ancak, bunların zenginleşmek için yaptığı her şeyin ülkenin zenginleşmesini sağlayacağı şüphelidir. Bu Adam’a göre, onlar, yani “tacirlerle sanayiciler, anayurt piyasasının tekelinden en büyük faydayı sağlayacak kimselerdir”. Dolayısıyla, “Bakan’ım biz telefonları satamıyoruz, ithal telefonlara biraz vergi koyarsanız, çok güzel satarız” demeleri doğaldır. Bunda anlaşılmayacak bir şey yok.

Önemli olan, “acaba bu işten millet fayda sağlıyor mu?” sorusudur – ki anladığımız kadarıyla yapılan soruşturma sonuçlanmış ve milletin en büyük faydayı sağlayacağı sonucu en berrak, en net ve şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkmış. Bu noktadan sonra Adam Smith’e ve bunun görünmez eline ancak susmak düşer. Ha ama şu var, isterse, Adam Smith bir parti kursun, bir dahaki seçimlere girsin. Onu yapabiliyor mu? Hayır. Demek ki bu işin içinde bir iş var! Lütfen oyuna gelmeyelim!

İNTERNETİN NERESİNDEYİZ?

İNTERNETİN NERESİNDEYİZ?

Yazıyla ilgili kısa açıklamayı okumak için buraya tıklayın!

Bu yazıdaki istatistiklerin güncellenmesi gerekiyor. OECD’nin 2013 aralık verisi ve Dünya Bankası 2013 verisi şu anda mevcut (ben bunu yazarken yoktu). Ayrıca, TÜİK de Hanehalkı Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması‘nı (2014) yayınladı. TÜİK’in son çalışması İnternet ve bilgisayar kullanımının arttığını gösteriyor. Yayınlanan bu son çalışmalarda bu yazıda söylediklerimle çelişen bir şey yok. Tabii son istatistikleri de ekleseydim daha güzel olurdu, orası doğru. Son olarak bu yazı, bir blog yazısı olarak biraz uzun oldu. Eğer okumaya üşenirseniz yazının özeti şu: Evet Türkiye’de İnternet gelişti ama o kadar da değil 🙂

İnternet yasakları hayatımızın bir parçası oldu. Twitter yasaklandı. O açıldı, Youtube gitti. Youtube’a girmeye tam başlamıştık ki, Google+’a erişimin engellendiğini öğrendik… Anayasa Mahkemesi, verdiği kararlarda, bu tür yasakların ifade özgürlüğünü ortadan kaldırdığını ve belirgin bir kanuni dayanağa sahip olmadığını söylüyor. Buna rağmen, TİB (Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı) “idari tedbir” kararları ile sitelere erişimi engellemeye devam ediyor. Engelliweb verilerine göre bugüne kadar 48 bin 914 siteye erişimi engelleme kararı alınmış.

İnternet yasakları Türkiye’deki İnternet kullanıcılarının İnternet okur-yazarlığının artmasına neden oldu. Kullanıcılar, DNS ve proxy ayarlarını değiştirme, TOR gibi yasakları aşan tarayıcıları kullanma ve VPN kurulumu yapma konusunda önemli beceriler elde etti. Türkiye’deki İnternet kullanıcıları, İnternete özgürce gezinme becerisini elde etmiş olmalarına rağmen, yasakçı zihniyeti eleştirmeye devam ediyor. Sosyal medyada her yasak sonrası yükselen sesleri takip edenler, bu eleştirilerin oldukça ağır olduğunu muhtemelen biliyordur.

Tabii, İnternet yasaklarını savunanlar ve gerekli olduğunu söyleyenler de var. Bu tür yasakların diğer ülkelerde de olduğunu, aslında bu yasakların İnternet kullanıcılarını koruduğunu iddia edenlerin sayısı az değil. Yasakları savunanlar veya çok da önemsemeyenler sık sık Türkiye’de İnternet’in çok geliştiğini de ifade ediyor. Yasakçı bir zihniyetin olduğu bir ortamda İnternet’in bu kadar gelişemeyeceğini söylüyorlar. Bu kısa notun amacı, işte bu son iddiayı kısaca değerlendirmek.

Sorumuz şu: İnternette dünyanın neredeyiz? Gerçekten o kadar geliştik mi? Gelin bir bakalım. Yazının devamını okumak için tıklayın

Özgürlükleri kısıtlamanın faydaları!

Özgürlükleri kısıtlamanın faydaları!

1 Mayıs yasaklarını biliyorsunuz. Taksim yasak. Kızılay yasak. İstanbul’da vapur seferleri iptal. Otobüsler Taksim’e gitmiyor. Taksim’e gidecek gazeteciler gaz maskelerini hazırlamış durumda… Basın özgürlüğü konusundaki sıkıntıları zaten biliyorsunuz… Bilmiyorsanız, Freedom House’un son raporuna bir bakın. Türkiye geçen sene basının kısmen özgür olduğu ülkeler arasında sayılıyordu, son raporda basının özgür olmadığı ülkeler arasına girdi.

Gündemden sıkıldığınızı biliyorum. Youtube kapalı, VPN de pil yiyor, onun da farkındayım. Ama gelin şu basın ve ifade özgürlüğü konusuna iktisadi perspektiften bir bakalım diyorum. İktisadi dedim diye korkmayın. Çok basit bir şey yapacağız. Özgürlükleri kısıtlayan iktidarların bunu neden yaptıklarını fayda-maliyet penceresinden bakarak anlamaya çalışacağız.

Basın ve ifade özgürlüğünü temel hak ve hürriyetler arasında sayıp, faydalarını hiç tartışmadan bunların demokratik ülkelerin olmazsa olmazları olduğunu söyleyebiliriz. “Doğru olan, ahlaki olan ve olması gereken budur” diyebiliriz. Ne var ki, her nedense hükümetler ve kamu otoriteleri böyle deontolojik argümanları pek ciddiye almıyorlar. Onların bakış açısı daha çok sonuca odaklı oluyor: “Bu ifade özgürlüğü denilen şey, ülkenin, milletin, kamunun ne işine yarayacak?” diye soruyorlar. Parti programlarında, meydanlarda ve TV’lerde basın ve ifade özgürlüğünün, demokratikleşmenin ne kadar önemli olduğunu anlatıyorlar. Belli ki özgürlüklerin toplum için faydalı olduğunu düşünüyorlar. Ya da en azından bize öyle söylüyorlar.

Şimdi gelin biz de politikacılar gibi sonuç odaklı düşünelim ve konuyu fayda-maliyet terazisine yatıralım.
Yazının devamını okumak için tıklayın

Topal Kapitalizm

Topal Kapitalizm

Hazır Le Kapital Amazon’un en çok satanlar listesinde bir numaraya oturmuşken, belki kapitalizmin geleceği ile ilgili tartışmaları özetleyen bir yazı okumak istersiniz.

Yazı, 2008 krizinden sonra ama Thomas Piketty’nin kitabı İngilizce olarak yayınlanmadan önce, iktisatçıların kapitalizmin sorunları ve geleceği ile ilgili neler tartıştıklarını özetliyor.

BirikimTopal Kapitalizm, Birikim 286, Şubat 2013, sf. 52-53

“Topal Kapitalizm” ifadesi, çevrimiçi bir düşünce platformu olan Project Syndicate’in kapitalizmin krizi ile ilgili yazıları toparladığı başlık olan Crippled Capitalism’den geliyor. Project Syndicate, bu başlık altında Kemal Derviş, Bradford DeLong, Edmund Phelps, Kenneth Rogoff, Nouriel Roubini, Joseph Stiglitz, Robert Skidelsky ve Dani Rodrik gibi iktisatçıların görüşlerini toplamış. Bu iktisatçılar farklı görüşlere sahip olsalar da kapitalizmin ama özellikle de küresel kapitalizmin topalladığı ve yeniden tasarlanması gerektiği konusunda aşağı yukarı hemfikirler. Öte yandan, piyasa ekonomisine inançlarını da henüz kaybetmiş değiller. Bir kısmı kapitalizmin ideal kapitalizmden uzaklaştığı için topalladığını düşünürken, diğerleri kapitalizmin daha çok devlet müdahalesine ve daha çok düzenlemeye (regülasyonlara) ihtiyaç duyduğunu düşünüyor. Bu yazıda, kapitalizmin geleceğinin tasarımında önemli rol oynaması muhtemel olan bu iktisatçıların görüşlerini ele alacağım. Yazının odak noktasını kapitalizmin yeniden tasarımında devlet müdahalelerine ve düzenlemelere verilmesi gereken rol ile ilgili görüşler oluşturacak.” Yazının tamamını okumak için buraya tıklayın (PDF)


Not: Küçük bir dizgi hatası sonucu yazı, “Topal Kapitalizm” başlığıyla değil “Total Kapitalizm” başlığı ile yayınlanmıştı. Bu sayfadan indireceğiniz dosyada başlık düzeltilmiştir. Birikim’in web sitesinde yazıyı yayınlandığı haliyle bulabilirsiniz.*

YENİ KİTAP: İKTİSAT NEDİR?

YENİ KİTAP: İKTİSAT NEDİR?

İktisat Nedir?
İkinci el oto alırken dikkat edilecekler, Victoria’s Secret, idam cezası, Buridan’ın eşeği, Fayda Fidayda, diğerkâmlık, büzüşen beyinler, oral seks ve para… Hepsi ve daha fazlası…

İktisat Nedir?

İktisat Nedir? İktisat Üzerine Söyleşiler
İletişim / Başvuru

N. Emrah Aydınonat

Tanıtım bülteninden:

Öğrencilere bakılırsa iktisat sıkıcıdır, kasvetlidir, gerçek dünya ile zerre kadar ilişkisi yoktur. İktisatçıysa eninde sonunda “dolar ne olur?” diye ahiret sorusu sorulan uzmandır. İktisat külliyatı, insanın içine sınav korkusunun çöreklendiği kalın ve heybetli kitaplardan oluşur.

Emrah Aydınonat, kişisel deneyimlerinden yola çıkarak iktisadı başka türlü anlatmaya niyetlenmiş. Platon’un diyaloglarından feyz alarak, ilginç, eğlenceli, yenilikçi bir iktisat kitabı yazmış. 

İkinci el oto alırken dikkat edilecekler, Victoria’s Secret, idam cezası, Buridan’ın eşeği, Fayda Fidayda, diğerkâmlık, büzüşen beyinler, oral seks ve para… Hepsi ve daha fazlası… İktisat Nedir? diyalogları.


D&R | kitapyurdu.com | Pandora | İdefix

Yaratıcılıkta yeni dönem!

Yaratıcılıkta yeni dönem!

Biliyorsunuz, kredi kartına taksitle cep telefonu satışı yasaklandı. Ama taksitle cep telefonu almak hala mümkün. En çok bilinen yöntem, telefonu GSM operatörlerinden taahhütlü sözleşme karşılığında satın alıp, telefonun parasını peyderpey ödemek. Ancak, daha yaratıcı yöntemler de var. Meraklısı için bunlardan bazılarını sıralayayım.

  • Diyelim ki 1000 TL’lik bir cep telefonu almak istiyorsunuz. Önce mağazadan 1000 TL’lik bir hediye kartı alıyorsunuz. Hediye kartlarına bir taksit sınırlaması getirilmediği için bu tutarı kredi kartınızla 9 taksitle ödeyebilirsiniz. Daha sonra da hediye kartınızı kullanarak almak istediğiniz cep telefonuna sahip olabilirsiniz.*
  • Cep telefonu almak istediğiniz mağazanın bir hediye kartı uygulaması yoksa, bankadan 1000 TL’lik bir kredi çekip, cep telefonunuzu bu şekilde satın alabilirsiniz.* Bazı bankalar istediğiniz bu krediyi verebilmek için, bazı mağazalardaki stantlarında veya şubelerinde sizi bekliyor olabilir.* Hatta hazır kredinizi süpermarket alış-verişi sırasında süt reyonunun yanından bile alabilirsiniz.*Bir kere krediyi aldıktan sonra artık hayalinizdeki cep telefonuna ulaşmanız kolay.
  • Hediye kartı bulamadınız veya gittiğiniz mağazada kredi yok mu? O zaman cep telefonunu kredi kartıyla tek çekimde satın aldıktan sonra, faturasını alıp bir bankaya gidebilir ve fatura karşılığı tüketici kredisi alıp, kredi kartı borcunuzu bu şekilde kapatmayı deneyebilirsiniz.*
  • Daha yaratıcı yöntemler de var. Örneğin, bazı esnafın cep telefonlarını, telefon kılıfının yanında hediye olarak verdiği söyleniyor.* Esnafın 1000 TL’ye sattığı telefon kılıfını kredi kartına taksitle satın alıp, yanında hediye olarak gelen cep telefonunu doya doya kullanabilirsiniz.
  • Bunlardan hiçbiri olmuyorsa, geleneksel yöntemleri deneyebilirsiniz. Mesela, cep telefonunu senetle satın alıp, ödemesini (faiziyle) taksit taksit yapabilirsiniz. Ya da nakit sıkıntısı çekmeyen bir arkadaşınızdan borç alıp, borcunuzu (faiziyle) yine taksit taksit ödeyebilirsiniz.
  • Taksitle cep telefonu satın almak için kullanılabilecek yöntemler bunlarla sınırlı değil tabii. Örneğin, cep telefonu satan esnaf ile bu esnafın nevresim satan eniştesi anlaşabilir, size kredi kartına 9 taksitle nevresim satmış gibi işlem yapıp, cep telefonunu taksitle almanızı sağlayabilir. (Eskiden, POS makinesi olmayan esnaf, kredi kartıyla alış-veriş yapmak isteyen müşterileri geri çevirmemek için bu yöntemi kullanıyordu.)

Gördüğünüz gibi, hükümetin taksitle alış-verişi engellemek için yaptığı tüm düzenlemelere rağmen perakendeciler ve tüketiciler kafa kafaya vermiş,cep telefonlarını taksitlendirmek için envaiçeşit yöntem düşünmeye başlamış. Kredi kartı düzenlemelerinden etkilenenler sadece cep telefonu satanlar değil.Başka meslek erbabı da, mesela kuyumcular da kredi kartına taksitle altın satışı yasaklandığı için bu düzenlemelere karşı çıkıyor. Haberler göre bazı kuyumcular,isyan edip POS cihazlarını bankalara iade etmeye başlamışlar*, diğerleri ise taksit kısıtlamasına karşı sokağa dökülerek ayaklanmışlar.* Şimdi, bu ahval ve şerâit içinde dahi, ekonomi politikasını yönetenlerin vazifesi, bu politikaları uygulamaya devam etmek midir? Yoksa, bu politikaların temelde bir şeyleri ıskaladığını düşünmeleri gerekir mi?

Ekonomi politikası özünde bireylerin davranışlarını şekillendirme sanatıdır. Yakın geçmişteki iki politika örneğini düşünün: Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) ve kredi kartı kullanımına getirilen kısıtlamalar. BES politikası, tasarruflara %25’lik devlet katısı vererek tasarrufu özendirmeyi amaçlıyor. Kredi kartı düzenlemesi ise, borçlanmayı zorlaştırarak (işlem maliyetlerini arttırarak) vatandaşın ayağını yorganına göre uzatmasını sağlamaya çalışıyor. Her iki politika da istikrarlı bir iktisadi büyümeyi ve cari açığın azaltılmasını amaçlayan makroekonomik politikalarla yakından ilişkili.

Özetle, BES ve kredi kartı düzenlemeleri, yurt içi tasarrufları arttırmayı, harcamaları ama özellikle de yurt dışından gelen mallara yapılan harcamaları azaltmayı amaçlıyor. Böylece yurtiçi yatırımları yurtiçi tasarruflarla finanse etmeyi, dış borçlanmayı ve cari açığı azaltmayı ve uzun vadede istikrarlı bir büyüme sağlamayı hedefliyor. Bu akıl yürütme bir şekilde iktisat teorisine dayanıyor tabii ama iki temel hatası var. Birincisi,büyümenin en önemli kaynaklarının tasarruflar ve yatırım olduğunu varsayıyor. İkincisi, pek çok aksaklığın olduğu bir ekonomide, aksaklıklardan sadece birine veya birkaçına odaklanarak temel sorunların çözülebileceğini varsayıyor. Bu varsayımların doğru olmadığını biliyoruz.

İktisat teorisi bize diyor ki, uzun dönemli büyümenin temel kaynağı teknolojik ilerleme ve üretkenlik artışlarıdır; sadece tasarruf ve yatırımla bir yere kadar büyüyebilirsiniz. Özellikle de yatırımlarınızın çoğu inşaat sektörüne odaklanıyorsa! Yine iktisat teorisi bize diyor ki, teknolojik ilerleme için eğitimli bir işgücüne ihtiyaç vardır ama bu yetmez. Buna ek olarak, yenilikçi girişimcilerin yatırım yapmaya heveslenecekleri bir ortama da gerek vardır. Böyle bir ortamı tanımlayan ifadeler de şöyle sıralanabilir: “fikri ve sınai mülkiyet hakları”, “hukukun üstünlüğü”, “özgür bir iktisadi ortam” ve bunlarla çok yakından ilişkili olan “demokratik kurumlar” ve “özgür basın”… Yani diyor ki, ekonomi politikasının önemli bir ayağı, iktisadi faaliyetlerin gerçekleştiği ortamı yenilikçi yatırımcılar için güvenli hale getirmek ve üretken faaliyetleri teşvik etmektir.

İşte herkesin hem fikir olup da “yapısal reformlar lazım” dedikten sonra belki de söylemeye çekindiği şey şudur:Ekonominin ihtiyaç duyduğu yapısal reformların çoğu, iktisadi reformlar değil; üretken iktisadi faaliyetleri teşvik eden siyasal reformlardır! Üretken iktisadi faaliyetleri teşvik eden bir iktisadi ortamın olmadığı – pek çok aksaklığın olduğu – bir yerde, tekil sorunları çözmek için üretilen politika araçları, istenen sonuçları vermeyebilir, hatta amaçlanmayan ve istenmeyen pek çok sonuç ortaya çıkarabilir.

Kredi kartına taksit sınırlaması gibi yapısal sorunlara odaklanmayan politikaların, istenen sonuçları verip vermeyeceğini veya ne kadar etkili olacaklarını henüz bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey,bu tür politikaların “yaratıcılığımızı” körüklediği ve teşvik ettiği. Ne var ki, bizim ihtiyacımız olan yaratıcılık, artık, 1990’lardan günümüze anlatılagelen, ankesörlü telefonla bedavaya konuşmak için buzdan jeton yapan insanların hikâyelerinde karşılaştıklarımızın çok ilerisinde… Artık, buzdan jeton yapmayı veya jetona ip bağlamayı falan aşıp, üretken faaliyetleri arttıracak türden bir yaratıcılığı teşvik etmemiz gerekiyor.

Başka ülkelerin vatandaşları enerji ve zekâlarını yeni cep telefonları ve mobil uygulamalar geliştirmek için kullanırken, bizim enerjimizi ve zekâmızı, hangi malın kaç taksitle satılacağını belirlemek veya kredi kartına taksit sınırlamasının etrafından dolaşmak için kullanmamız manidar değilse, nedir? Siz söyleyin!

Bu yazı daha önce (19.2.2014) TEPAV Blog’da yayınlanmıştır!