Browsed by
Author: N. Emrah Aydınonat

Darbe Belasından Nasıl Kurtuluruz?

Darbe Belasından Nasıl Kurtuluruz?

15 Temmuz’dan beri aklımda tek soru var. Bir daha hiç kimsenin darbeye teşebbüs etmemesi ve hatta kimsenin bunu aklından bile geçirmemesi için ne yapmamız gerekiyor? Bu sorunun cevabı hakkında biraz olsun fikir edinebilmek için okumalar yapmaya çalışıyorum. Bu yazıda, okuduğum kitaplardan birinden öğrendiklerimi sizlerle paylaşacağım. Kitabın ismi, Seizing Power: The Strategic Logic of Military Coups (Johns Hopkins University Press, 2014). Kitabın yazarı siyaset bilimci Naunihal Singh.[1]

Bir daha hiç kimsenin darbeye teşebbüs etmemesi ve hatta kimsenin bunu aklından bile geçirmemesi için ne yapmamız gerekiyor? Bir daha darbe olmamasını nasıl sağlarız? Gelecekte darbe olma ihtimalini nasıl sıfıra indiririz? Bu soruları tatmin edici bir şekilde cevaplamak için önce darbelerin neden olduğunu anlamak lazım. Ama her ülkedeki her darbeyi açıklayacak genel bir teori geliştirmek o kadar kolay değil. Her ülkenin koşulları ve tarihi farklı. Tarihteki her darbenin farklı bir açıklaması var. Detaylar önemli. Zaten uzmanlar arasında darbelerin nedenleri ile ilgili bir fikir birliği de yok. Yine de tarihteki darbelere bakıp, bir ülkede darbe olasılığını arttıran ortak faktörleri  anlamaya çalışabiliriz. Okuduğum kitapta yapılmaya çalışılan da bu. Bu yazıda, önce kitapta darbelerle ilgili olarak verilen bilgilerin bazılarını özetleyeceğim. Sonra da bu bilgilerden ve yazarın darbe olasılığını arttıran faktörlerle ilgili bulgularından yola çıkarak, “darbe olasılığını nasıl azaltırız?” sorusuna cevap vermeye çalışacağım. Yazıyı okurken her ülkenin özel koşulları olduğunu ve ülkeye özgü faktörlerin darbeleri anlamak için önemli olduğunu aklınızda tutmanızda fayda var. Bu yazıda, ülkeye ve tarihe özgü koşulları göz ardı edeceğiz.

sekil1
Şekil 1. 1950’den bu yana darbe girişimleri. Kaynak: Jonathan. Powell

1950 ile 2000 yılları arasında yılda ortalama 9 darbe girişimi olmuş (Singh 2014). Darbe girişimlerinin sayısı yıllar içinde azalsa da bu dönemde dünyada darbe girişimi olmayan bir yıl olmamış. Nüfusu 100 binden fazla olan ülkelerin %55’inde en az bir darbe girişimi olmuş; bunlardan 238’i başarılı, 233’ü ise başarısız olmuş (Singh 2014).

Darbeler gelişmiş, demokratik batılı ülkelerde pek görülmüyor. 1950-2000 döneminde gerçekleşen darbe girişimlerinin %70’i Latin Amerika ve Afrika’da gerçekleşmiş (Singh 2014).

Yine aynı dönemde, batı ülkeleri dışındaki ülkelerde demokratik seçimlere oranla %30 daha fazla darbe girişimi olmuş. Yani batılı olmayan ülkelerde seçimden çok darbe girişimi olmuş (Singh 2014). Bu veriyi yorumlarken şunu da dikkate alın. Bu dönemde, yani 50 yıl içinde, Bolivya’da 22, Arjantin’de 18 ve Sudan’da 16 darbe girişimi olmuş. Bazı istisnalar dışında Latin Amerika ve Afrika’da darbe girişimi olmayan ülke yok gibi (Singh 2014).

2000-2016 yılları arasındaki durumu da aşağıdaki grafik özetliyor. Son 16 senede dünyanın hangi bölgelerinde darbe girişimi olduğuna ve tabii ki hangilerinde olmadığına dikkat.

sekil2
Şekil 2. 2000-2016 yılları arasındaki darbe girişimleri. (Mavi: Başarısız, Kırmızı: Başarılı) Kaynak: countrydigest.org

Demokrasinin en büyük düşmanının darbeler olduğu rahatlıkla söylenebilir. Darbe girişimleri ülkelerin demokratik kurumlarına büyük, onarılması güç zararlar veriyor. Dünyada demokratik sistemlerdeki çöküşün %75’inden darbeler sorumlu (Singh 2014). Ayrıca, darbe ile neredeyse hiçbir zaman demokrasi ve istikrar gelmiyor. Aksine, darbe ile gelen askeri rejimler istikrarsızlık getiriyor ve demokratik kurumlara zarar veriyor.

Darbeler iktisadi büyümeyi de olumsuz etkiliyor. Stockholm School of Economics‘ten Erik Meyersson’un çalışmasına göre, darbeler iktisadi büyümeyle ilişkili eğitim, yatırım ve sağlık gibi alanları da olumsuz bir şekilde etkiliyor. Bu olumsuz etki, özellikle demokratik rejimlerde görülen darbelerde daha da belirgin oluyor.

Darbenin istikrarsızlık getirdiğinin göstergelerinden biri, her başarılı darbenin daha sonra bir darbe daha gerçekleşme olasılığını arttırması (Singh 2014). Yani darbe ile gelen yönetim, kendisini devirecek sonraki darbenin de yolunu açmış oluyor.

Türkiye bağlamında bu son bilgi önemli. 15 Temmuz’da darbe girişiminin başarısız olması ve toplumun tüm kesimlerinin darbeye karşı çıkması Türkiye’de bir darbe daha olma olasılığını azaltmış oldu. Şimdi daha önce Kenan Evren’e ve diğer darbecilere yapamadığımızı yapıp, darbecileri sivil mahkemelerde adil bir şekilde yargılayıp cezalarını da yine hukuk çerçevesinde verebilirsek, bundan sonra muhtemelen hiç kimse aklından darbe diye bir şey geçirmez.

Yani, özetle, gelecekteki darbe girişimlerini önlemek için çok önemli bir ilerleme kaydettik. [2] Artık geçmişe bakan darbe heveslileri, halkın topyekûn karşı çıkışıyla başarısız olmuş bir darbe girişimi görecekler ve ayaklarını denk alacaklar. Bu çok güzel ama gelecekteki darbeleri engellemek için yeterli değil.

Kitaba göre darbe olma olasılığını arttıran üç şey şunlar: (1) Demokratik kurumların yeterince gelişmemiş olması. (2) Düşük milli gelir seviyesi. (3) Ülkede daha önce başarılı darbe(ler) olması. Bu üçüncüsünü zaten tartıştık. Şimdi en önemli öğeye geçelim: Demokrasi!

Kitapta anlatılanlardan yola çıkarak şunu söyleyebiliriz. Darbe olasılığı ile demokrasi arasında parabolik bir ilişki var. Bu ilişkiyi basitleştirerek kabaca aşağıdaki gibi bir grafikle gösterebiliriz.

sekil3
Şekil 3. Demokrasi ve Darbe Olasılığı

Bu grafik bize şunu anlatıyor. Bir ülkede darbe olma olasılığı iki uç durumda çok düşük oluyor. Anti-demokratik yönetimlerde veya diktatörlüklerde darbe fazla görülmüyor. Ama demokratik kurumların çok güçlü olduğu ülkelerde de darbe görülmüyor. Darbeler daha çok iki arada bir derede kalmış, yarı-demokratik ülkelerde görülüyor. Diğer bir deyişle, demokratik kurumlar ile otoriter kurumların birlikte görüldüğü rejimlerde, yani anokrasilerde, darbe olasılığı yüksek oluyor.

Dolayısıyla, teorik olarak, bir daha darbe istemeyen bir ülkenin iki seçeneği var: Ya gerçek bir demokrasi haline gelmek, demokratik kurumları güçlendirmek, hak ve özgürlükleri güvence altına almak ve hukukun üstünlüğünü hâkim kılmak; ya da demokrasiden tamamen vazgeçmek. Şimdi bunlardan hangisini yapmamız gerektiğine karar vermemiz gerekiyor. Aslında neyi seçmemiz gerektiği açık ama ben yine de söyleyeyim.

Türkiye’nin demokratik kurumlarını geliştirmesi gerektiğini çok uzun süredir dilim döndüğünce anlatmaya çalışıyorum. Burada uzun uzadıya demokrasi karnemizi tartışmayacağım. “Demokrasiden kaçarken orta gelir tuzağına takılmak” başlıklı yazıda kullandığım grafik (güncel olmasa da) durumu kabaca özetliyor:

demokrasi4
Şekil 4. Demokrasi Karnemiz (2014)

En son yayınlanan raporlardan biri olan Freedom House’un 2016 yılı özgürlükler raporunda Türkiye “kısmen özgür” olarak nitelendiriliyor. Türkiye, toplam 100 puan üzerinden sadece 53 puan alabilmiş. 211 ülke arasında 123. sırada! Basın özgürlüğü konusunda ise puanımız daha fena; basının özgür olmadığı ülkeler arasında yer alıyoruz. Basın özgürlüğü konusunda son yıllarda geriye gittiğimizi de not edeyim… [3] Sadece Freedom House’un raporlarında değil, demokrasi ve özgürlük sıralamalarının hemen hemen hepsinde benzer şekilde ya ortalarda ya da ortanın altında yer alıyoruz. Bu veriler bize şunu söylüyor: Türkiye, 2016 yılı itibariyle, demokrasi, özgürlükler, hukukun üstünlüğü gibi konularda hala olması gereken yerde değil! En temel sorunumuz bu!

Şimdi yukarıdaki grafiğe (Şekil 3’e) tekrar bakın, bir şekilde demokratik olduğunu iddia eden ama demokratik kurumlarını da geliştirmeyen, yarı-demokratik ülkeler, darbe olasılığının en yüksek olduğu ülkeler olarak görülüyor. Türkiye’nin demokrasi karnesi de maalesef kötü. Eğer demokrasi ve darbe olasılığı ilişkisiyle ilgili teori doğruysa, bu karne Türkiye’yi darbe olasılığının yüksek olduğu ülkelerden biri yapıyor. Buradan çıkarılacak tek sonuç var: Türkiye’de bir daha böyle acı olaylar yaşamamak için artık bir an önce demokratik kurumları güçlendirmemiz ve demokrasi liginde üst sıralara çıkmamız gerekiyor. Ligin ortalarında oyalandıkça ne iktisadi büyüme ve kalkınmada yol alabiliyoruz, ne de darbe tehlikesini azaltabiliyoruz.

Ha şimdi diyeceksiniz ki, “senin anlattığın grafiğe göre darbeleri engellemek için demokrasiden vazgeçip, daha otoriter bir rejim de kurabiliriz”. Doğru, teorik olarak önümüzde iki seçenek var: demokrasi ya da diktatörlük! Ancak 15-16 Temmuz’da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının; halkın, siyasetçilerin ve sivil toplum örgütlerinin verdiği mesajı unutmayalım. Bütün Türkiye darbecilere karşı demokrasinin yanında yer aldığını söylediğine göre, herhalde demokratik kurumları geliştirmekten başka bir seçeneğimiz yok! Zaten bu çağda aranızda “daha az demokrasi” isteyen birinin olduğuna inanmak istemiyorum ama ben yine de söylemiş olayım. Hâkimiyetin kayıtsız şartsız milletin olması için demokratik kurumların tamamının işletilmesi gerekiyor; eksik demokrasiyle olmuyor.

Özetleyeyim. Darbe olasılığını arttıran üç şey şunlardı: (1) Demokratik kurumların yeterince gelişmemiş olması. (2) Düşük milli gelir seviyesi. (3) Ülkede daha önce başarılı darbe(ler) olması. 15-16 Temmuz sonrasında artık 3. maddeden kurtulduk diyebiliriz. Milli gelir seviyemizin çok düşük değil ama yeterince yüksek de değil. 2007’den beri kişi başına 10 bin dolar sınırını geçemedik. İktisatçıların tabiriyle orta gelir tuzağına takılıp kaldık. Bu sorunu çözmemiz gerekiyor. İşin güzel tarafı şu, orta gelir tuzağından çıkmak için de aynı şeyi yapmamız, yani demokrasiye yatırım yapmamız gerekiyor. Özetle, daha güzel yarınlar için düşünmemiz ve yapmamız gereken en önemli şey demokratik kurumları geliştirmek. Zaten başka seçeneğimiz de yok.

15 Temmuz’u hiçbirimiz unutmayacağız. Dehşet dolu saatler yaşadık. Asker kıyafeti giymiş teröristler masum insanlara ateş açtılar, tankla ezdiler, öldürdüler; TBMM’yi bombaladılar…  Ucuz atlattık. Hepimize büyük geçmiş olsun. Güzel ülkemde böyle şeylerin olduğunu görmek bana büyük bir acı veriyor. Umarım bundan sonra böyle bir şey olmaz ve demokratik kurumların geliştirilmesi için tüm siyasal partiler işbirliği içinde çalışır. Tabii bunun için ilk önce iktidar partisinin artık demokratik kurumların, basın-ifade özgürlüğünün ve temel hak ve hürriyetlerin önemini idrak etmesi gerekiyor. Bizlere düşen görev de her türlü darbeye itiraz etmeye ve tabii ki daha özgür, daha adil ve daha demokratik bir ülke talep etmeye devam etmek.

Sevgiler.

Notlar:

[1] Naunihal Singh’ın kitabından yola çıkan başka bir analiz için şu yazıya bakabilirsiniz.

[2] Eric Meyersson da HBR’daki yazısının sonunda 15 Temmuz darbe girişimiyle birlikte Türkiye’de artık askeri darbe döneminin kapanmış olabileceğini not ediyor.

[3] Bu konuda Eric Meyersson’un “Turkey’s democracy is crumbling and has been for quite some time” başlıklı blog yazısına bakınız.

DEMOKRASİDEN KAÇARKEN ORTA GELİR TUZAĞINA TAKILMAK!

DEMOKRASİDEN KAÇARKEN ORTA GELİR TUZAĞINA TAKILMAK!

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Wall Street Journal için yazdığı yazıda orta gelir tuzağından kaçmak ve uzun dönemli iktisadi büyümeyi sağlamak için üç temel reform alanından bahsediyor: Eğitim, istihdam ve teknoloji. Ancak, son zamanlarda iktisatçıların çok önemsediği kurumsal reformlardan, demokrasiden, hukukun üstünlüğünden ve basın-ifade özgürlüğünden hiç bahsetmiyor. Peki, Türkiye bu alanlarda reform yapmadan, sadece eğitim, istihdam ve teknolojiye odaklanarak orta gelir tuzağından kaçabilir mi? Çok zor!

İsterseniz gelin bir hafızamızı tazeleyelim. Mehmet Şimşek’in orta gelir tuzağından kaçış planında yer almayan demokrasi, özgürlükler ve hukukun üstünlüğü alanlarındaki karnemizi bir hatırlayalım.

  • Demokrasi Endeksi’nde 167 ülke arasında, 93. sıradayız (The Economist Intelligence Unit 2013).
  • Küresel Demokrasi Endeksi’nde 114 ülke arasında 61. sıradayız (Global Democracy Ranking 2014).
  • Basın özgürlüğünde 197 ülke arasında 134. sıradayız ve basının özgür olmadığı ülkelerden biri olarak anılıyoruz (Freedom House 2014).
  • Hukukun üstünlüğünde 99 ülke arasında 59. sıradayız (World Justice Project 2014).
  • İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün son raporunun ilk cümlesi şöyle: “Türkiye insan hakları alanında endişe verici bir gerileme yaşıyor.”

Bu listeyi uzatmak mümkün! Hangi uluslararası endekse bakarsanız bakın, Türkiye’nin demokrasi, özgürlükler ve hukukun üstünlüğü karnesinin oldukça kötü olduğunu göreceksiniz. Bu yazıda, bu karneyi düzeltmemizin neden önemli ve gerekli olduğunu eğitim reformu kapsamında ele alacağım. Diğer reform alanlarına, yani istihdam ve teknolojiye, değinmeyeceğim.[1]

Eğitim, iktisadi büyüme için gerekli ama yeterli değil!

Şimşek, eğitimin öncelikli reform alanlarından biri olduğunu söylerken, eğitim yatırımlarının iktisadi büyümeye yol açacağını ve böylece bizi orta gelir tuzağından kurtaracağını düşünüyor. Eğitimin gerekli olduğu, büyüme için bir ön koşul olduğu doğru. Ancak eğitime yapılan yatırımların her koşulda iktisadi büyümeye neden olacağı varsayımı doğru değil. Bunu gösteren pek çok çalışma var. Bunlardan biri olan Dünya Bankası’nın MENA (Orta Doğu ve Kuzey Afrika) Kalkınma Raporu (2008) özetle şunları söylüyor: Eğitim reformlarının her koşulda iktisadi büyümeye katkı yaptığını söylemek zor, MENA ülkelerinin eğitime yaptıkları yatırımların karşılığını iktisadi büyüme olarak alamamış olması bunu teyit ediyor. Eğitim, iktisadi büyüme için gerekli ama yeterli değil!

Dünya Bankası raporuna göre, başarılı, yani iktisadi büyüme sağlayacak, bir eğitim reformunun, üç ayağı var: Birinci ayak, fiziki eğitim yatırımlarından oluşuyor. Okul yapmak, sınıflara sıra koymak, çocuklara tablet dağıtmak falan hep bu birinci ayakta oluyor. Ne var ki, bunları yapmak tek başına yeterli değil.

İkinci ayakta, eğitim sistemindeki tüm aktörlerin, kaliteye odaklanmasının teşvik edilmesi gerekiyor. Ayrıca, kalite için ezbere değil, yaratıcılığa odaklanılması şart. Soru soran, sorgulayan gençler değil, otoriteye itaat eden gençler yetiştirmek için yapılan eğitim reformları yaratıcılığı körelttiği için iktisadi büyümeye katkı yapmıyor. Öğretmenlerin ve yöneticilerin kaliteye odaklanabilmesi için öğrencilerin ve velilerin de kaliteli eğitim istemesi gerekiyor. Bunun için kaliteli eğitim almanın getirisinin yüksek olması lazım. Eğer iş ortamı kaliteli öğrenci talep etmiyorsa, sadece diplomaya bakıyorsa, öğrenciler ve veliler de kalite talep etmiyor. Her şeye rağmen, bir şekilde eğitim kalitesini arttırsanız bile, eğitimli nüfusu istihdam edecek yenilikçi, Ar-Ge odaklı yerli veya yabancı firmalar ülkenizde yatırım yapmıyorsa, eğitime yaptığınız yatırım da büyümeye fazla katkı yapmıyor. Özetle, eğitim reformlarının iktisadi büyümeye dönüşmesi için özgürlükçü bir eğitim sistemi ve yaratıcı yatırımları teşvik eden özgür bir iktisadi ve sosyal ortam gerekiyor. Böyle bir ortamın oluşması için ise demokrasiye, hukukun üstünlüğüne ve özgürlüklere ihtiyaç var. Bu da bizi eğitim reformunun üçüncü ayağına getiriyor.

megitim (2)

Kamuya hesap verebilirlik ve demokrasi

Nedir bu üçüncü ayak? Kamuya hesap verebilirlik! Bu ayak, eğitim politikalarını yönetenlerin, öğrencilerin, velilerin ve uzmanların görüşlerini dikkate almasını ve başarısız politikalar için kamuya hesap veriyor olmasını gerekli görüyor. Kamu otoritesinin hesap verebilir olması için, dolayısıyla da eğitim reformunun üçüncü ayağının yere sağlam basabilmesi için en başta kamu otoritesinin vatandaşı dinlemeye ve hesap vermeye niyetli olması gerekiyor. Türkiye’de bu konuda sıkıntılar olduğunu görmek zor değil. 4+4+4 reformu sırasında kamu otoritesinin velilerin, öğrencilerin ve uzmanların şikâyet ve önerilerini pek dikkate almadığını ve ortaya çıkan sorunlar nedeniyle kamuoyuna hesap vermediğini görmüştük. İtirazlara rağmen okula başlama yaşını düşüren düzenleme örneklerden sadece biri… Bugün de eğitim politikalarıyla ilgili hoşnutsuzluklar var. Ana-akım medyada pek yer bulmasa da bu hoşnutsuzluklarla ilgili pek çok haber okuyoruz. Bu haberlere göre, bazı öğrenciler, veliler ve öğretmenler, MEB’in kendilerine hiç danışmadan aldığı kararlara karşı eylem yapıyor. Okullarının imam-hatip okuluna çevrilmesine, taşınmasına, okul müdürlerinin değiştirilmesine ve zorunlu din dersine itiraz ediyor ve seslerini duyurmaya çalışıyor. Örneğin, bazı Alevi vatandaşlar, eğitimde uygulanan ayrımcılığa ve bir dayatma olarak gördükleri imam-hatip uygulamasına karşı seslerini duyurabilmek için Ankara’ya yürüyor. Görünen o ki insanlar kamu otoritesine seslerini duyurmaya çalışıyor. Ama bunun bir karşılık bulduğunu söylemek zor.

Kamu otoritesinin vatandaşı dinlemesini ve hesap vermesini sağlayabilmenin yolu yüksek standartlarda bir demokrasiden geçiyor. Birincisi, özgürlüklerin güvence altına alınmış olması gerekiyor. Mesela, itirazlarını dile getirmeye çalışanlara biber gazı ile müdahale edilmemesi gerekiyor. Ne yazık ki ülkemizde bu tür müdahaleler sık sık oluyor. Basın açıklaması yapmak isteyen öğretmen ve öğrencilere biber gazıyla müdahale edildiğine dair haberler (mesela, bkz. Cumhuriyet 24.9.14) eğitim alanında da durumun çok farklı olmadığını gösteriyor. İkincisi, vatandaşın ne olup bittiğinden haberdar olabilmesi için basın özgürlüğü gerekiyor. Basın özgürlüğü karnemiz malum! Söz konusu eğitim olunca durum değişmiyor. Mesela geçenlerde MEB müsteşar yardımcısı, gazetecilerden haberlerinde protestolardan bahsetmemelerini istemişti (Posta, 15.9.14). Üçüncüsü, düzgün işleyen tarafsız bir yargı sistemine ihtiyaç var. Hemen her zaman kamu otoritesinin verdiği kararları haklı bulan, vatandaşın itirazlarını tarafsızca değerlendirmeyen bir yargı istemi ile başarılı bir eğitim reformu yapmak imkânsız. Tabii tarafsız yargı tek başına yeterli değil, yöneticilerin de ulusal ve uluslararası yargı kararlarına uyması gerekiyor. Türkiye’de bu konularda da sıkıntılar var. Güncel bir örnek, eğitim konusunda da durumun farklı olmadığını gösteriyor: Hatırlarsınız, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 16 Eylül’de Türkiye’deki zorunlu din dersi uygulamasının, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin eğitim hakkıyla ilgili maddesini ihlal ettiğine karar verdi. AİHM Yargıcı Işıl Karakaş, bu karardan sonra din dersinin zorunlu olamayacağını açıkladı (Radikal, 18.9.14). Ne var ki, Başbakan Davutoğlu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan bu kararı tanımadıklarını ima eden açıklamalar yaptılar. AİHM kararına rağmen zorunlu din dersi uygulaması halen devam ediyor.

Özetle Türkiye’de, başarılı bir eğitim reformu için gerekli olan üç ayaktan ikisi yere sağlam basmıyor. Kötü demokrasi karnesi, ikinci ayakta eğitimin kalitesinin arttırılmasını zorlaştırıyor; üçüncü ayakta ise, kamuya hesap verilebilirliğe zarar veriyor. Bunlar, birinci ayakta yapılan reformların, artan eğitim harcamasının, tabletlerin, okulların vb. iktisadi büyümeye dönüşmesi güçleştiriyor.

Demokrasi olmadan başarı zor!

Aynı şeyler teknolojik gelişmeyi hedefleyen reformlar için de söylenebilir. Orta gelir tuzağından kaçabilmek için demokrasiden kaçmamak, hukukun üstünlüğü sağlayan ve özgürlükleri güvence altına alan reformları yapmak gerekiyor. Türkiye’nin demokrasi ve ifade özgürlüğü karnesinin uluslararası standartların oldukça altında olduğu dikkate alınırsa, Mehmet Şimşek’in bu konulardan hiç bahsetmemiş olması ilginç. Ama sadece ilginç değil, önemli de. Çünkü hukukun üstünlüğünü, özgürlükleri ve kamuya hesap verilebilirliği güvence alan kapsayıcı demokratik kurumlar, uzun dönemli iktisadi büyüme için önemli ve gerekli. Bana inanmıyorsanız, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı iken ödül verdiği Daron Acemoğlu’nun yazılarına ve kitaplarına bakabilirsiniz. Ya da sürekli demokrasiyi, özgürlükleri ve hukukun üstünlüğünü vurgulayan Ali Babacan’a sorabilirsiniz: “Birinci sınıf bir demokrasi olmayı hedeflemeliyiz, gerçek anlamda bir hukuk devleti olmayı hedeflemeliyiz ve bunlar ekonomik ilerlememizin olmazsa olmaz şartları.” (Ali Babacan, 23.5.14)

Notlar:

[1] Teknoloji konusunda Emin Köksal’ın Açık Ekonomi’de yayınlanan “Teknoloji bizi orta gelir tuzağından kurtarabilir mi?” başlıklı yazısına da bir bakmanızı öneririm.

[2] Bu yazı 9 Ekim 2014 tarihinde Wall Street Journal Türkiye’de yayınlanmıştır.

FAİZİ İNDİRELİM, EKONOMİYİ CANLANDIRALIM!

FAİZİ İNDİRELİM, EKONOMİYİ CANLANDIRALIM!

 

Evdeki iktisat kitaplarından hangilerini yakayım diye düşünerek kütüphanemi tararken, Fransız iktisatçı Frédéric Bastiat’ın 1848’de yayınlanan Görünen ve Görünmeyen başlıklı yazısını buldum. Bakın, Bastiat yazının hemen girişinde ne diyor: Ekonomi alanında, bir eylemin, tek bir etkisi yoktur, bir dizi etkisi vardır. İlk etki hemen görünen sonuçtur. İlk bakışta görünmeyen diğer etkiler ise zamanla kendini gösterir. Eğer ilk etki güzel bir sonuç ortaya çıkarıyorsa, kötü iktisatçılar, daha sonra ortaya çıkabilecek büyük zararları göz ardı ederek bu küçük olumlu sonucun peşine düşer. İyi iktisatçılar ise, görünmeyen etkileri de dikkate almaya gayret eder; kısa dönemli çıkarların yerine uzun dönemli çıkarları hedeflerler. Özetle diyor ki, ekonominin karmaşık bir sistem olduğunu unutmayın, politika önerecekseniz ilk bakışta göremediğiniz pek çok ekti mekanizması olabileceğini göz ardı etmeyin.

“Camı indirelim, ekonomiyi canlandıralım”

Bastiat, bunu anlatabilmek için, kırılan bir camının hikâyesini anlatıyor. Soru şu: Diyelim ki top oynayan çocuklar bir esnafın pencere camını kırdı, bunun ekonomi için iyi bir şey olduğunu söyleyebilir miyiz? İlk akla gelen cevap şu: Esnafın camı kırılınca, bunu yaptırmak camcıya para verecek. Camcının geliri artacak ve böylece eline geçen parayı, başka şeyler almak için, hatta belki de işini büyütmek için kullanacak. Camcının harcadığı para da başka esnafa gidecek ve bu zincir sayesinde ekonomi canlanacak. Yani, evet esnafın camı es kaza kırılırsa ekonomi canlanır. Eğer bu doğruysa, cam kırılınca ekonomi canlanıyorsa, bunu gören aklı evvel biri – mesela bir okul müdürü – çıkıp, ekonomiyi canlandırmak için bir tim oluşturmayı ve esnafın camını çerçevesini indirmeyi önerebilir.

Ama durun, acele etmeyin. Bastiat diyor ki, camcının işlerinin iyileşmesi ancak ilk akla gelen görünen etki olabilir. Camları indirelim, ekonomiyi canlandıralım demeden önce, ekonomideki diğer etkileri de dikkate almamız lazım. Gelin düşünelim: Esnafın camı kırılmasaydı, camı tamir ettirmek için harcayacağı parayı başka bir şey için harcayacaktı. Belki bir çift ayakkabı alacaktı. Cam kırıldığı için ayakkabı için ayırdığı parayı camcıya vermek zorunda kaldı. Dolayısıyla, camcının geliri arttı ama ayakkabıcı da elde edeceği gelirden oldu. Camın kırılması, camcı cephesinde canlanma yaratırken, ayakkabıcı cephesinde durgunluğa sebep oldu. Üstelik esnaf camı tamir ettirerek sadece olanı yerine koydu, refahında bir değişiklik olmadı. Hâlbuki camı kırılmasaydı, yeni bir ayakkabı alacaktı. Belki de daha huzurlu ve mutlu bir esnaf olacak ve müşterilere daha iyi hizmet verecekti. Belki de o ayakkabıyı alsaydı, ekonominin canlanmasına camcıdan daha büyük bir katkı yapacaktı. Camı kırılınca, bu katkıyı da yapamadı… Özetle, camların kırılması ekonomik canlanmaya neden olmayabilir, hatta ekonomiye zarar bile verebilir.

Eğer Bastiat’ı dinlemeyip, sadece ilk görünen etkiyi dikkate alsaydık, “haydi camları kıralım, ekonomiyi canlandıralım” diyecek; esnafın camını çerçevesini indirmeye kalkacaktık. İyi ki Bastiat’ı dinledik de böyle bir şey yapmadık! Demek ki bu Bastiat, esnaf dostu güzel bir insan. Onu dinlemekte fayda var.

“Faizi indirelim, ekonomiyi canlandıralım!”

“Faizi indirelim, ekonomiyi canlandıralım!” önerisi de şüpheli bir şekilde “camları indirelim, ekonomiyi canlandıralım!” önerisine benziyor. Bu sebeple Bastiat’ı dinleyip, faiz indiriminin ilk bakışta görünmeyen diğer etkilerini de düşünmemizde fayda olabilir.

Tıpkı cam kırmanın ekonomiyi canlandırıcı bir etkisi olduğu gibi, düşük faizlerin de ekonomiyi canlandırıcı bir etkisi var. Ama bu ilk akla gelen, görünen etki. Faizleri indirmenin, bunun dışında başka etkileri de olabilir. Mesela, düşük faiz, fiyatları etkileyebilir ve enflasyonist bir baskı oluşturabilir. Enflasyon ise büyümeyi olumsuz etkileyebilir. Bunu dikkate almamız lazım.

Biliyorum aranızda, faizin sebep, enflasyonun sonuç olduğunu düşünenler var. Eğer böyle düşünüyorsanız, siz de düşük faizin ilk bakışta görünmeyen başka etkileri olup olmadığını düşünmeye çalışın. Mesela, faiz indirimi, yabancı sermayeyi etkileyebilir mi? Evet. Düşük faizler nedeniyle gerçekleşebilecek bir sermaye çıkışı, büyüme hevesimizi kursağımızda bırakabilir. Buna ek olarak, tasarrufların yetersiz olduğu bir ekonomide, düşük faizin, yerli girişimcilerin yurt dışından borçlanma imkânlarını nasıl etkileyeceğini düşünebilirsiniz. Bunu dikkate almak lazım, çünkü almazsak yatırımları arttırayım derken azalmasına neden olabiliriz. Başka? Faiz (ve enflasyon) döviz kurları üzerinde de etkili olabilir. Düşük faiz politikasıyla paramızın değer kaybetmesine neden olursak, yatırım yapacakların yurt dışından satın alacakları girdileri almaları güçleşebilir. Dolayısıyla, yatırım yapmanın maliyeti artabilir. Bu da iktisadi büyüme hedefine ulaşmamızı güçleştirebilir.

Yani, faizi indirelim ekonomiyi canlandıralım derken, tıpkı camları indirelim ekonomiyi canlandıralım diyenler gibi bir tuzağa düşüyor olabiliriz. Her iki durumda da indirme eyleminin birden fazla etki kanalı var. Bastiat, bu etki kanallarını dikkate almadan ekonomi hakkında konuşmamak gerektiğini salık veriyor.

Yapısal Reformlar Falan

Bastiat’ı dinlediğimizde anlıyoruz ki, bu faiz politikası işi, ilk göründüğü kadar kolay bir iş değil. Hem zaten amaç iktisadi büyüme ise, bunu neden düşük faizle gerçekleştirmeye çalışıyoruz ki? İktisadi büyümeyi sağlamanın daha iyi yolları olabilir. Mesela, üretkenliği arttırmaya ne dersiniz? Teknoloji, yenilik, eğitim reformları nasıl olur? Peki ya Daron Acemoğlu’nun önerisini dinleyip, kapsayıcı kurumları geliştirmeye ne dersiniz? Özetle, yapısal reformlar, hukukun üstünlüğü, demokrasi… Durun bir dakika lütfen. Şimdi fark ettim, bir algı operasyonuna kurban gittim. Esnafın camından her nasılsa hukukun üstünlüğüne geldim. Galiba beynim hacklendi. PC çöktü.

Bu Bastiat denen adam kim? Amacı ve maksadı belli bir Fransız iktisatçı. Çıkmış bize “diğer etkileri dikkate aldınız mı?” diye ahkâm kesiyor. Sen nereden bileceksin! 1800’lerde yaşamış insansın. Modern ekonomiyi anlama noktasında zayıf olduğun açık. Benim esnafım, benim yatırımcım ucuz kredi istiyor. Niye istiyor? Yatırım yapacak! Bunun için de faizlerin düşmesi lazım. Sen işine bak! Ha esnafın camının çerçevesinin kırılma noktasında gereken en sert tedbirleri de alırız. O konuda için çok rahat olsun. İç güvenlik paketi bunun için çıkıyor.

Okumalar:

Yazıda bahsi geçen metin:

Tim Harford, The Undercover Economist Strikes Back başlıklı kitabında Bastiat’ın örneğini güzel bir şekilde anlatıyor. Harford’un kitabını makroekonomiyle ilgilenen herkese öneririm.

  • Harford, Tim (2014). The Undercover Economist Strikes Back: how to run – or ruin – an economy. New York: Riverhead Books.

Bu yazı daha önce Açık Ekonomi‘de yayınlanmıştır. Açık Ekonomi’de güzel yazılar var, bir bakın.


 

Görsel: https://flic.kr/p/jT1Kn

Şu Ahlaksız İktisatçılar

Şu Ahlaksız İktisatçılar

Soru basit: İktisat ahlaki bir bilim midir, yoksa değil midir? Başka türlü sorayım: Ahlaki normların iktisatta bir yeri var mıdır? Pek çok iktisatçı ahlakın iktisatta yeri olmadığını söyleyecektir. İktisat gerçekten bir bilimse, iktisatçılar, insanları, fizikçilerin fiziki evreni incelediği gibi inceleyerek, “ay şu atoma haksızlık ediyoruz”, “bak bu atom yalnız kaldı” veya “atomlar sevse de sevmese de biz bu işi yaparız” diyerek mi hareket etmelidir, yoksa iktisada konu olan “atom”ların sevebileceğini, üzülebileceğini, inanabileceğini düşünerek ayaklarını denk mi almalıdır?

Geçenlerde Journal of Economic Perspectives’de yayınlanan bir makale işte bu ve benzeri soruları yanıtlamaya çalışıyor (Sandel 2013). Makalenin yazarı Michael Sandel, What Money Can’t Buy: The Moral Limits of Markets (2012) başlıklı kitabın yazarı. Bu kitapta, piyasalaşma olgusunu inceliyor ve her şeyin piyasa değerleri/mantığı ile ele alınmaya başlanmasını eleştiriyor. Sandel’in neden bahsettiğini anlatabilmek için piyasalaş(tır)ma olgusuna birkaç örnek vereyim. Örneklerin hepsi Sandel’in kitabından (merak edenler için ilgili bazı çalışmalara ve haberlere de atıf yapıyorum).

  • Çocuklara iyi notlar karşılığında para vermek (Fryer 2010)
  • Hastalara ilaçlarını kullanmaları için para vermek (Belluck 2010)
  • Ülkelerin oturma izinlerini satışa çıkarması (Reddy ve De Avila 2011)
  • Hükümetlerin çocuk yapmayı teşvik etmek için para vermesi veya ceza kesmesi
  • Çevre vergisi, çevreyi kirletenlere kesilen parasal cezalar (Krugman 2010), çevre kirletme hakkının alınıp satılabilmesi, karbon emisyonu ticareti gibi piyasa odaklı politikalar*

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Hadi ilginç bir örnek daha vereyim. Sporcuların formalarına, hatta Sinan Şamil Sam gibi forması olmayanların sporcuların bedenlerine, reklam almalarını da spor dünyasının piyasa mantığını içselleştirmiş olmasına, sporun piyasalaşmasına bağlayabiliriz.

sinansamilsamgazi

Daha fazla örnek isterseniz, Michale Sandel’in kitabına, o yetmezse Debra Satz’ın (2010) Why Some Things Should Not Be for Sale: The Moral Limits of Markets başlıklı kitabına bakabilirsiniz.

Biraz düşünürseniz, bazı şeylerin para karşılığı alınıp satılmasını, 2012 yılında İktisat Nobel Ödülü’nü alan Alvin Roth’un (2006) da belirttiği gibi, iğrenç, tiksinç veya utanç verici bulabilirsiniz. Mesela, bir şirketin çocuk işçi çalıştırmasını (çocuk işgücü satın almasını) iğrenç, aşağılık bir şey olarak görürüz. Para karşılığı arkadaşlık veya aşk satın almak isteyenleri engelleyen yasalar yok ama sadece finansal çıkar elde edebileceği zenginlerle arkadaşlık yapanların çok da ahlaklı olduğunu düşünmeyiz. Peki ya böbrek piyasası? İnsan böbreği ticareti yapanları da iğrenç insanlar olarak resmetmiyor muyuz? Pek çoğunuzun bu soruya evet cevabı verdiğini tahmin ediyorum, tabii iktisatçı değilseniz.

Yanlış okumadınız, “iktisatçı değilseniz” dedim.  İktisatçı değilseniz, böbrek piyasalarını iğrenç bulabilirsiniz ama sıkı bir iktisat eğitiminden geçmiş hemen herkes iyi düzenlenmiş bir böbrek piyasasının böbrek nakli bekleyen insanların hayatını kurtarabileceğini düşünmekten kendini alıkoyamaz. Sonuçta, insanlar börek bulamadığı için ölüyor ve o insanlar ölürken, biz sağlıklı insanlar “yedek bir böbrekle” dolaşıyoruz! İktisatçı olarak eğitildiyseniz, böyle bir durumda fayda-maliyet analizi yapmanız gerektiğini hissedersiniz. “Eğer böbreklerin iyi düzenlenmiş bir piyasada alınıp satılması mümkünse, neden belki binlerce hayatı kurtaracak bir düzenlemeyi sadece insanlar iğrenç buluyor diye bir kenara koyalım?” diye düşünebilirsiniz. Hatta İran’da böbrek alıp satmanın yasal olduğunu da biliyorsanız (Dehghan 2012), bu işin çok da mantıksız olmadığını düşünebilirsiniz. Bir iktisatçı olarak, böyle bir durumda sözde ahlaklı olmanın veya sosyal normlara mahkûm kalmanın çok maliyetli olduğunu düşünebilirsiniz.

Bunları neden yazıyorum? İktisatçılara ihtiyatla yaklaşmanızı istediğim için değil elbet. İktisatçılara ihtiyatlı bir biçimde yaklaştığınızı zaten biliyorum. 🙂 Bunları yazmamın nedeni şu: Piyasa mantığı ve fayda-maliyet analizleri,  gündelik hayata ve ahlaki normlara yabancılaşmamıza neden oluyor olabilir. Bunu düşünürken şunları da göz önüne alın: İktisada giriş kitaplarında ahlakla ilgili bir bölüm bile yer almıyor; bu konu, genellikle, pozitif ve normatif iktisat ayrımı başlığı altığında geçiştiriliyor. Ancak, iktisadın ve iktisatçıların ahlaktan bağımsız piyasa odaklı düşünme biçimi her gün hayatımızın hemen her noktasında karşımıza çıkıyor. Hal böyleyken, iktisadın ahlaki bir bilim olup olmadığını, iktisatçıların ahlaki normları dikkate almalarının gerekli olup olmadığını düşünmeye başlamamız faydalı olabilir.

Oturma izinleri, çevreyi kirletme izinleri ve bunun gibi şeyler para karşılığında satıldığında sadece piyasaların daha etkin bir biçimde işlemesini mi sağlıyoruz, yoksa dünya üzerinde halihazırda rahatsız edici boyutlarda olan eşitsizliği arttırıyor muyuz? Piyasa mantığı ile hareket etmenin her zaman hakkaniyetli sonuçlar doğurmadığını biliyoruz tabii ama soru şu: Bunu önemsemeli miyiz, yoksa “ne yapalım dünya böyle işliyor!” mu demeliyiz?

Düşünün. Çocuklara sınavlardan aldıkları yüksek notlar karşılığında para verdiğimizde, sadece onları motive etmiş mi oluyoruz, yoksa çocukların eğitim hakkındaki düşünme biçimlerini geri döndürülemez şekilde değiştiriyor muyuz? Eğer değiştiriyorsak, çocukları para ile motive etmeye çalışmaktan vazgeçmemiz iyi olabilir mi? Takdir alınca bisiklet aldığımız o çocuğu, üniversitede spor araba istemeye, üniversitede arabayla ödüllendirdiğimiz çocuğu ise işe girdiğinde şirketin veya devletin tahsis ettiği arabayı özel işleri için kullanmaya motive ediyor olabilir miyiz? Piyasa odaklı düşünme bizi bambaşka insanlar haline getiriyor olabilir mi?

Bu yazının başında bahsettiğim makale işte bu soruları (ve tabii ki daha fazlasını) ele alıyor. Makalede ele alınan ve benim de derslerde kullandığım örneklerden birinden bahsederek konunun önemini vurgulamaya çalışayım.

İktisatçıların mottolarından biri şudur: Parasal müşevvikler önemlidir! Bu mottoyu kabaca şöyle özetleyebiliriz: Eğer birisinin bir işi yapmasını teşvik etmek istiyorsanız para verin, istemiyorsanız ceza kesin. Etrafınıza bakarsanız dünyanın böyle işlediğini görebilirsiniz. Trafikle ilgili tüm düzenlemeler parasal cezaları kullanır. Yatırımı, innovasyonu arttırmak isteyen veya evli çiftlerin daha fazla çocuk yapmasını isteyen hükümetler bunu yapabilmek için parasal ödüller (veya vergi indirimleri vb.) verirler. Bu ödül ve cezalara bakarsanız iktisadi düşünme biçimini ve tabii ki piyasa mantığını nasıl içselleştirdiğimizi de daha iyi idrak edebilirsiniz.

Peki, iktisatçıların bu mottosu, ahlaktan ve ahlaki normlardan bağımsız bir biçimde işleyebilir mi? Çoktan tahmin etmiş olabileceğiniz gibi bu motto, gündelik hayata müdahale edip, davranışlarımızı şekillendirmek için kullanıldığı için ahlaki normlardan bağımsız olarak düşünülemez. Bunu çarpıcı bir şekilde anlamamızı sağlayan bir çalışma var (Gneezy ve Rustichini 2000a). Sorunumuz şu: Bazı anne ve babalar anaokulundaki çocuklarını almaya geç gidiyorlar. Acaba bu anne ve babalara geç kaldıkları için para cezası kesersek, geç kalan ebeveyn sayısını azaltabilir miyiz?

Bunu öğrencilerime sorduğumda, genellikle geç gelen ebeveyn sayısının azalacağını düşünüyorlar. Siz de öyle düşünmüş olabilirsiniz. Ancak sonuç bunun tam aksi. Geç kalan ebeveyne ceza kesilmeye başlanınca, geç kalan ebeveyn sayısı da artıyor. Aşağıdaki grafik durumu özetliyor (Gneezy ve Rustichini 2000a: 7).

geenzy

Grafik, hafta başına geç kalan ebeveyn sayısını gösteriyor. Siyah çizgi ceza uygulanan anaokullarındaki durumu gösteriyor, diğeri ise ceza uygulaması olmayanları. İlk dört hafta her iki grupta da ceza uygulanmıyor. Daha sonra (grafikte siyah çizgi ile gösterilen) bazı anaokullarında geç kalanlara para cezası uygulanmaya başlanıyor. Gördüğünüz gibi cezanın uygulanmaya başladığı haftada, cezanın uygulandığı anaokullarında geç kalan ebeveyn sayısı artıyor. Daha da ilginci şu: 17. haftada ceza uygulaması kaldırılıyor ancak buna rağmen bir ceza uygulamasına konu olan anaokullarında geç kalan ebeveyn sayısı azalmıyor.

Parasal ceza uygulaması ebeveyn davranışlarını geri döndürülemez bir biçimde değiştiriyor. Peki neden? Pek çok açıklama üretilebilir. Ama şunu bir düşünün. Ceza uygulamasından önce anne ve babaların gecikmemelerinin ardındaki nedenler neydi? Herhalde birincisi sorumluluk duygusudur, ikincisi ise “geç kalırsam diğer anne-babalar ve anaokulu öğretmenleri hakkımda ne düşünür” düşüncesidir. Ceza uygulamasından önce anne-babaların ahlaki kaygılar taşıdığını ve ahlaki-sosyal normlara uymaya çalıştığını düşünebiliriz. Peki ceza uygulamasından sonra ne oluyor? Sanırım ceza uygulamasını gören anne-babaların geç kalmayı bir ahlaki mesele olarak değil, satın alınabilecek bir hizmet olarak görmeye başladığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Özetle anaokullarında piyasa mantığını uygulamanın ebeveynlik ile ilgili ahlaki ve sosyal normlarımızı etkilediğini düşünmek mümkün. Tabii ceza uygulamasının kaldırılmasının geç kalan ebeveyn sayısını (en azından hemen, çalışmaya konu olan süre içinde) azaltmadığını da dikkate alırsak, piyasalaşmanın geri döndürülemeyecek bazı sonuçları olabileceğini de düşünebiliriz.

İktisatçı okurlarım, hemen şöyle düşünmüş olabilir: Bu çalışma parasal cezanın etkisiz olduğunu göstermiyor, sadece ceza miktarının yeterli olmadığını gösteriyor; eğer para cezası arttırılırsa, geç gelen ebeveyn sayısı azalır”.[1] Çok doğru. Ancak mesele bu değil. Meselemiz, parasal müşevviklerin sosyal ve ahlaki hayatımızı geri döndürülemez bir biçimde değiştirip, değiştirmediği.

Daha fazla “spoiler” vererek Sandel’in makalesini okuma deneyiminizi berbat etmek istemiyorum. Yine de sizi motive etmek için makaledeki bir iki örnekten daha kısaca bahsedeyim. Bağış toplayan çocuklara, topladıkları bağış miktarıyla orantılı bir parasal ödül verirsek, çocuklar daha fazla bağış toplar mı? Hmmm. Zor soru, değil mi? Cevap: Eğer para toplayanlara çok fazla para vermiyorsanız, güzel amaçlar için bağış topladığını düşünen çocuklar, para karşılığı bağış toplayanlara göre daha fazla bağış toplayabilir. Peki, insanlar daha fazla kan bağışlasın diye kan bağışlayanlara para verirsek, daha fazla kan “bağışı” alabilir miyiz? Yok, maalesef, bağış işi tam öyle işlemiyor. İnsanların kanını satın almaya kalktığınızda insanlar kan vermekten vazgeçebiliyor… Özetle işin içine para ve piyasa mantığı girince, dünyaya eskisinden daha farklı bakabiliyoruz.  Ha bu her zaman ve her koşulda kötü bir şey midir? Muhtemelen değildir. Ama biz yine de bunları bir düşünelim.

İktisatçılar her ne kadar yaptıkları işin, politika önerilerinin ve derste anlattıklarının ahlaktan, sosyal normlardan, geleneklerden, göreneklerden vb. bağımsız olduğunu düşünmek istese de, böylesi daha kolaylarına gelse de, iktisadın ahlaktan bağımsız olduğunu düşünmek oldukça güç. Benim yazdıklarım sizi ikna etmediyse, Michael Sandel’in (2013) makalesini okuyun derim. Sonuçta konunun uzmanı o.

Son olarak, şunu da düşünelim bence: İktisat bölümlerinin programında neden zorunlu bir İktisat ve Etik dersi yok? Madem piyasa mantığı dünyamızı şekillendiriyor, bu mantığı üreten iktisatçıların etik bilmesi, yaptıkları işin nereye varacağını düşünen bilim insanları olarak yetişmesi daha güzel olmaz mı? İsterseniz, Sandel’in (2013) makalesine siz de bir göz atın, konuşalım.

Referanslar:

  • Belluck, Pam. 2010. For Forgetful, Cash Helps the Medicine Go Down. The New York Times, 2010, Haziran 13. http://www.nytimes.com/2010/06/14/health/14meds.html
  • Dehghan, Saeed Kamali. 2012. Kidneys for sale: poor Iranians compete to sell their organs. The Guardian, Mayıs 27. http://www.theguardian.com/world/2012/may/27/iran-legal-trade-kidney
  • Fryer Jr, R.G., 2010. Financial Incentives and Student Achievement: Evidence from Randomized Trials. National Bureau of Economic Research Working Paper Series, No. 15898. Online: http://www.nber.org/papers/w15898.
  • Gneezy, Uri B. & Aldo Rustichini, 2000a. A Fine Is a Price. The Journal of Legal Studies, 29(1), pp.1–17. Online: http://www.jstor.org/stable/10.1086/468061.
  • Gneezy, U. & Rustichini, A., 2000b. Pay Enough or Don’t Pay at All. The Quarterly Journal of Economics, 115 (3 ), pp.791–810. Online: http://qje.oxfordjournals.org/content/115/3/791.abstract.
  • Krugman, Paul. 2010. Climate Change – Building a Green Economy. The New York Times, Nisan 7, böl Magazine. http://www.nytimes.com/2010/04/11/magazine/11Economy-t.html
  • Reddy, Sumathi, ve De Avila, Joseph. 2011. Program Gives Investors Chance at Visa. Wall Street Journal, Haziran 7. http://online.wsj.com/news/articles/SB10001424052702304432304576369882774769082.
  •  Roth, A.E., 2006. Repugnance as a Constraint on Markets. National Bureau of Economic Research Working Paper Series, No. 12702. Online: http://www.nber.org/papers/w12702.
  • Sandel, Michael J. 2012. What Money Can’t Buy: The Moral Limits of Markets. Farrar, Straus and Giroux. http://www.amazon.com/What-Money-Cant-Buy-Markets/dp/0374533652.
  • Sandel, M.J., 2013. Market Reasoning as Moral Reasoning: Why Economists Should Re-engage with Political Philosophy. Journal of Economic Perspectives, 27(4), pp.121–140. Online: http://pubs.aeaweb.org/doi/pdfplus/10.1257/jep.27.4.121.
  • Satz, Debra. 2010. Why Some Things Should Not Be for Sale: The Moral Limits of Markets (Oxford Political Philosophy). Oxford University Press. http://www.amazon.com/Why-Some-Things-Should-Sale/dp/0195311590.

[1] Bu bağlamda, Gneezy ve Rustichini’nin (2000b) “Pay Enough or Don’t Pay at All” (yani, “ya yeterince öde ya da hiç ödeme”) başlıklı makaleleri de ilginizi çekebilir. Bu makale parasal müşevviklerin etkisini inceleyen bir dizi deneyi ele alıyor.


Bu yazı daha önce Açık Ekonomi‘de yayınlanmıştır. Açık Ekonomi’de güzel yazılar var, bir bakın.


Ana görsel: Etienne, https://flic.kr/p/rPF4mT

Saatlerin Geri Alınmasının İleri Alınması

Saatlerin Geri Alınmasının İleri Alınması

Tarihe not düşelim diye bugünün kısa hikâyesini yazdım. Çocuklarımıza anlatırız artık!

Bir. 25 Ekim’de dünyadaki pek çok ülke ile birlikte kış saatine geçecektik ve saatleri geri alacaktık.

İki. Bakanlar Kurulu, herhalde “seçim var, aman saatler geri alınınca vatandaşın aklı karışır, oy neyim veremezler” falan diye düşünerek saatlerin geri alınmasını erteledi (4.10.2015 Tarih ve 29492 no.’lu Resmi Gazete’de yayınlanan Bakanlar Kurulu kararı). “Herhalde” diyorum çünkü kararda bu değişikliğin neden yapıldığını bulamadım, ancak gazeteler kararı bu şekilde açıkladılar.

Üç. 25 Ekim günü ülkedeki tüm cep telefonları, bilgisayarlar, tabletler ve İnternet’e bağlı diğer elektronik cihazlar büyük bir itaatsizlik örneği göstererek saatleri bir saat geri aldı.

Dört. 25 Ekim sabahı saatin kaç olduğu konusunda bir belirsizlik oluştu. BTK “saatlerinizi ayarlamayı unutmayın” diye uyarı yaptı.

Beş. Bazı gazeteler halkı saatlerini ileri almaları konusunda uyardı:

Twit1

Altı. CNNTürk saat 12:00’de “saat şu anda 12:00” diye twit girdi:

twit2

Yedi. #SaatKaç, Twitter’da Türkiye’de en çok konuşulan konu oldu:
twit3
Sekiz. Vatandaş, geri alınmayan saatlerin elektronik cihazlar tarafından haince geri alınması konusunda uyarıldı. Sosyal medyada Microsoft’un Windows işletim sistemi için Türkiye’ye özel yayınladığı eklentinin yüklenmesi gerektiği konusunda uyarılar yayınlandı. Çeşitli gazeteler ve web siteleri telefon saatlerinin nasıl tekrar ileri alınacağı konusunda bilgiler yayınladılar. Vatandaşın bir kısmı otomatik saat ayarlarını kapattı ve Türkiye saatine döndü. Diğerleri ise hala saatlerini ayarlamadı. İki hafta boyunca saatleri kafalarında bir saat ileri alarak yaşayacaklar.

Dokuz. Diyanet İşleri Başkanlığı, vatandaşı takvimlerdeki namaz saatlerine bir saat eklemeleri konusunda uyardı!

Diyanet

On. Vadafone müşterilerine saat ayarlarını manuel olarak değiştirmelerini öneren bir SMS gönderdi.

vadafone

İşte bugün böylece Bakanlar Kurulu kararıyla saatlerin geri alınmasının yaratacağı karmaşanın önüne geçilmiş oldu! Onlar erdi muradına, biz çıkalım kerevetine.


Güncelleme: BBC ve The Independent, Türkiye’nin saatle imtihanını haber yaptı:

BBC The Independent

 

Önemli olan ekonomi değil, cihanşümül tam bağımsız keyiflerdir!

Önemli olan ekonomi değil, cihanşümül tam bağımsız keyiflerdir!

Bu yazı 28.08.2014 tarihinde The Wall Street Journal Türkiye‘de yayınlanmıştır.


Ekonomi hayattır. Öyle derler. Hatta bunu öyle ciddiyetle söylerler ki sanki ekonomi üstünde yaşadığımız bir gezegenmiş de ne yaptığımızı, ne ettiğimizi ve dahi ahlakımızı belirliyormuş gibi bir hisse kapılırız. Faizler, vergiler, bütçeler falan filan… Sanki hayat bunlardan ibaretmiş gibi… Sorsanız, altyapı-üstyapı diyeni veya görünmez elden bahsedeni bile çıkar. Halbuki hayatta asıl önemli olan cihanşümül tam bağımsız keyiflerdir.

Bunu söylememin bir nedeni var elbet. Açıklayayım.

Dün, yazılarımdan birinde kullanmak için Londra’daki bir düşünce kuruluşu olan Legatum Enstitüsü’nün yayınladığı refah endeksini arıyordum. Google’a gerekli anahtar kelimeleri yazdım ve beni Legatum Enstitüsü’nün web sayfasına ulaştıracak bağlantıya tıkladım. Yaklaşık 1 saniye içinde 06.05.2009 tarihinde Mersin’deki bir mahkemenin aldığı bir kararla bu siteye erişimin engellendiğini öğrendim. Evet! Mersin’de bir mahkeme, Londra’daki bir düşünce kuruluşunun web sitesine erişimi engellemişti. Bu siteye ulaşmamızı katiyetle istemiyordu.

Karşıma çıkan kudretli web sayfası, Legatum Enstitüsü’nün web sitesi (li.com) hakkında bir “koruma tedbiri” olduğunu bana gururla bildiriyordu. Akla gelen soru şuydu: Mersin’deki bir mahkeme Londra’daki saygın bir düşünce kuruluşunun web sitesine erişimi neden engellemişti? Böyle bir şeyi neden yapmıştı? Bilemiyoruz. Çünkü bizi her türlü ahlaksızlıktan korumakla görevli devletimiz, bu siteyi neden kapattığını bize söylemeye gerek görmemişti. Artık kim bilir, bu Legatum Enstitüsü’ndekiler ne yaptılarsa, hangi müstehcen düşünceleri savundularsa bilmiyoruz, bilemiyoruz.

Tabii, çok da ukalalık etmemek lazım. Sonuçta, mahkeme kararının tarihi ve sayısı verilmiş. Sitenin neden kapandığını öğrenmek isteyen gider bazı bürokratik işlere girişir, öğrenir! Manasız dilekçeler yazmanızı engelleyen bir yasa veya yönetmelik olmadığına göre, oturup “bu siteyi niye kapattınız?” diye bir dilekçe yazıp, gereği için saygılarınızla arz edebilirsiniz! Hey hak! Devlet sizi bin türlü ahlaksızlıktan korumuş, sizi neden koruduğunu zahmet edin de kendiniz öğrenin!

Dedim ya, aslında amacım Legatum Enstitüsü’nün yaptığı çalışmayı inceleyip, bir yazı yazmaktı. Ama karşımda erişemediğim bir site dururken, yazı yazmak önemsiz bir problem gibi görünmeye başlamıştı. Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın koruması altında bir insan olarak yapabileceğim en güzel şey, sanırım, güven içinde keyfime bakmaktı. Sonuçta beni Legatum Enstitüsü’nden koruyan kamu kuruluşları vardı. Keyfime bakabilirdim! Beni daha önce Richard Dawkins’in web sitesinden ve WordPress-Youtube- Twitter belalarından koruyan Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı, şüphesiz ki Londra’daki bir düşünce kuruluşunun bana zarar vermesine, keyfimi kaçırmasına izin vermezdi!

Biraz durdum. Keyfime baktım. Keyfim yerinde değil gibiydi. Kaçmıştı veya kaçırılmıştı. Aramaya başladım. Devletimizin bunca dikkat ve özenine rağmen keyfim nereye kaçmış olabilirdi? Belli ki amacı ve maksadı belli birileri, bazı malum odaklarla iş birliği yaparak keyfimi kaçırmıştı. Muhtemelen bu kaçırma olayıyla ilgili bir yayın yasağı olduğundan, çok sevgili basınımız kaçırılan keyifleri haber yapamıyordu. Bu tabii ki kaçan keyiflerin bir an önce sağ salim eve dönmesi için alınması gereken zorunlu bir önlemdi. Başka türlüsü düşünülemezdi!

Bunları düşünürken, birden paralel otobüs şoförünü hatırladım. Keyfimi o kaçırmış olabilirdi. Belediye otobüsünün şoförünün keyfimi nasıl kaçırmış olabileceğini düşündüm. Daha birkaç gün önce bindiğim otobüsün şoförü, büyük ihtimalle birilerinden aldığı bir talimatla, yolda durup kesmece karpuz satan bir kamyonetin arkasından irice bir karpuz satın almıştı. Ancak bununla da yetinmemişti. Bu olaydan birkaç dakika sonra, yolcularla dolu otobüsü sağa çekip yolun karşısındaki büfeden bir koşu bir şeyler almıştı. O an saflık edip, belki biz yolculara bir sürpriz yapacak, karpuz kesecek ve hatta belki de bizi son duraktaki bir mangal partisine davet edecek diye düşünmüştüm. Yanılmışım. Kandırılmışım. Belli ki o otobüs şoförü kaybolan gençliğimi çaldığı gibi kim bilir o gün gayet de yerinde olan keyfimi nerelere kaçırmıştı!

İşte Londra’da ikamet eden ve hain olması kuvvetle muhtemel bir düşünce kuruluşunun engelli web sitesine bakarken, bu şekilde, toplu taşıma sistemindeki paralel yapının keyfimi kaçırma darbe planını ele geçirmiştim. Karpuz alınacak, daha sonra büfeden naylon bir poşet içinde bir şeyler alınacak ve bu sırada dikkati dağılan yolcuların keyfi kaçırılacaktı. Bir otobüs dolusu insan bu sinsi planın sonucunda keyfimizi kaybetmiştik. Yayın yasağı olduğu için de keyfimizin kaçtığının farkında bile değildik!

Biraz düşününce ortaya şu çıkmıştı: Kural tanımayan bir otobüs şoförü, keyfimizi kaçırarak üretkenliğimizi düşürmüş ve ülke ekonomisine zarar vermeye çalışmıştı. Belli ki ben de farkında olmadan kandırılmıştım ve Londra’daki bir düşünce kuruluşunun hazırladığı refah endeksinden medet umar hale gelmiştim; getirilmiştim! Şimdi fark ediyorum ki, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın koruma tedbiri ile daha fazla kandırılmaktan korunuyordum.

Korunuyordum ama bu Legatumcuların ne dediğini de iyice merak etmiştim. Bir Google araması daha yaptım ve bu sefer yaptıkları çalışmaya ulaştım. Kim bilir hangi amaçlarla, başka bir sitede daha yayınlanmıştı! Bu çalışmaya göre Türkiye, refah sıralamasında 142 ülke arasında 87. sıradaydı. Durumumuz pek de iyi görünmüyordu. Daha da fenası bu sözde kuruluş, Türkiye’yi kişisel özgürlükler sıralamasında 130. sıraya yerleştirilmişti. 142 ülke arasında 130. sıradaydık. Sona yarışıyorduk! 2011’de 95. sıradayken, 2013’de 130. sıraya gerilemiştik. Yani, amacı ve maksadı belli bu düşünce kuruluşu, ülkemizde refahın, diğer ülkelere kıyasa, düşük olduğunu iddia ettiği gibi, bir de kişilerin özgür olmadığını, özgürlüklerin gitgide azaldığını iddia ediyordu. Birileri yine yapacağını yapmıştı!

Otobüs şoförünü düşündüm. Özgür olmayan bir ülkede insan istediği her yerde durup kesmece karpuz alabilir miydi? Peki ya yolcu dolu bir otobüsü sağa çekip, büfeden alış veriş edebilir miydi? Edemezdi. Peki, o zaman bu Legatum Enstitüsü neyin peşindeydi?

Lütfen kimse gücümüzü sınamaya kalkmasın, keyfimizi kaçırmasın. Ekonomi falan bunlar o kadar da önemli değil. Önemli olan cihanşümül tam bağımsız keyiflerdir. Düşünce kuruluşlarına sesleniyorum: Endeks hazırlama adı altında keyfimizi kaçırmayın. Refahımızı da endeksini de hepimiz sizden iyi biliriz!

Moody’s, sen de bir rahat dur! Şaşırma! Keyfimizi kaçırma!

TEK DERSTE TÜRKİYE EKONOMİSİ

TEK DERSTE TÜRKİYE EKONOMİSİ

Sadece gerçeği anlamaya çalışın: Aslında kriz yok!

Siyasetçilerden feyz alıp, ekonomide kriz yok yazısı yazdım:

Bugün neresinden bakarsanız bakın, bir varil petrol, Bodrum Torba’da satılan bir tost bir ayrandan daha ucuz. Dolayısıyla, amacı ve maksadı belli birileri ne derse desin, ekonomimiz gayet sağlam. Torba’daki fiyatlar da bunun en güzel kanıtı. Demek ki talep var. Talep olmasa kime satacaklar? Sonuç olarak her şey arz ve taleple belirleniyor.

Talep varsa, inşallah ekonomimiz arzını da yaratır. Tabii tersi de olabilir. Yani bugün arz noktasında bir şeyler yapılıyorsa, o da talebini bulur. İnşaat mesela. Çok ev var. Alan alıyor. Nasıl alıyor diye soran yok. Demek ki para var, demek ki vatandaşımız ev alma noktasında sıkıntı çekmiyor.

Bakın, dünyada piyasalar freni boşalmış kamyon gibi yokuş aşağı giderken, Türkiye istikrar noktasında gerekeni yapıyor. Kimse ekonomimizin gücünü sınamaya, test etmeye veya çoktan seçmeli sınava tabii tutmaya kalkmasın.

Duble yol yapma noktasında geldiğimiz nokta malum. Biliyorsunuz her sene duble yolun bir kısmını kapatıp öbür tarafını yeniden yapıyoruz. Tatilcilere sorun, iki yönü açık duble yol göremezler, bulamazlar. Çünkü yol çalışmaları hiç durmadan sürüyor.

İnşaatlar da maşallah boy boy yükseliyor. Sektörümüz güçlü. İnanmayan İstanbul’un siluetine baksın. Artık bugün geldiğimiz noktada her ‘selfie’de bir gökdelen yükseliyor. Kare kare geleceğin fotoğrafını çekiyoruz. Yakında inşallah Instagram’da paylaşacağım.

Endişelenmek isteyen varsa, küresel piyasalar için endişelensin! Türkiye’yi bu işe karıştırmayın. Vix endeksi diye ne idüğü belirsiz bir şey çıkarmışlar. Ona bakıp ortalığı velveleye getiriyorlar. Bunların Vix’i, bizim sırta sürülen viks gibi bir şey değil ha! Korku endeksi diyorlar. İşte bunlar buna bakıp “vah vah vah” diye dövünüyorlar.

Türkiye’nin böyle bir endeksi, böyle bir derdi, korkacak bir şeyi yok. Bir takım medya, yirmi dört saat piyasaları takip ediyor, nerede bir olumsuzluk, nerede bir musibet varsa hemen manşet yapıyor. Yok efendim krizmiş, yok efendim piyasalar çöküyormuş… Neredeyse ben bile inanacağım. Ama bakın her gün dolar rekor tazeler mi? Ama bunların gazetelerine bakarsanız, dolar her gün rekora koşuyor. Böyle bir şey olabilir mi?

Şimdi bir de isim takma modası başladı. Kara Pazartesi diyorlar. Bakın buldukları isim Kırmızı Pazartesi’ye ne kadar benziyor. Bir endişe yaratma gayreti içindeler! Çin’de başlayan, ABD ve Avrupa borsalarında devam eden bir çöküş bu. Bizi de biraz etkilemiş olabilir ama teğet geçer.

Sonuç olarak, tarihsel olduğu kadar geometrik olarak da güçlü bir ekonomimiz var. Teğetle dans edilmez. Türkiye teğetin kitabını yazmış bir ülkedir. 2008’den hatırlayacaksınız. O zaman da aynı panik havası yaratılmaya çalışılıyordu. Sonuç olarak ne oldu? Üçüncü havalimanı son hızıyla yapılıyor.

Şimdi ekonomimiz neden sağlam? Çünkü biz bunlara prim vermedik. Projemiz neyse yaptık. Sözümüzü tuttuk. Kulak asmadık. Burun kıvırmadık. Bazıları gibi gerdan germedik. Şimdi de öyle olmaya devam edecek. Bakın güven çok önemli. Ekonomi demek güven demek. O yüzden ekonomiye güvenin, gerisini düşünmeyin. Ama dolara güvenmeyin! O noktada spekülatif, manipulatif, bir şeyler var. İnceliyoruz.

Erken seçim belirsizlik yarattı diyenler var. Sanki demokrasilerde seçim yapılması garipmiş gibi bir hava yaratılıyor. Demokrasi demek sandık demek. Kaç kere gidilmesi gerekiyorsa gidilecek. Bu olmazsa, önümüzdeki erken seçimlere bakacağız. Ne gerekiyorsa yapılıyor.

Sonuçta ekonomi için erken seçim falan bunlar hep geçici şeyler. Ama bakın bazı şeyler şakaya gelmez. Diyanet dergisinde yazıyor. Jedilik almış başını yürümüş. Bu Jedilik tehdidini yok sayıp, yok efendim ekonomide kriz geliyor falan demek kadar sorumsuz bir davranış olabilir mi? Jedilik konusunda bir komisyon kurduk. Gerekirse Jedilik vergisi getireceğiz. O noktada kimsenin şüphesi olmasın.

Cep telefonlarına da vergi getirecektik ama küresel sermaye karşı çıktı. Yüzde yüz yerli telefondan çekiniyorlar. Ama bunun otomobili var, gemisi var, uçağı var. Bir yerden böyle bir çıkış yapacağız. Sonuç olarak teknoloji noktasında da iPhone falan bunlar atla deve değil. Gerekli çalışmaları yapıyoruz.

Bakın elektrikli araba üreten adam var: Elon Musk. İşte bu adam nasıl sürekli inovasyon yapıyor, nasıl hiç durmadan yenilik yapıyor, bir komisyon kurduk, inceleyecek. Gerekiyorsa Amerika’ya da gidilebilir. Yerli bir Elon Musk için prototip çalışmalarına başlandı. En yakın zamanda halkımızın beğenisine sunacağız.

Bakın Merkez Bankası’nın da sadeleştirmeye gitmesi söz konusu. Bunları yapıyoruz. Önceden Merkez Bankası ne yapıyordu, anlaşılmıyordu. “Faizi değiştirmedim” deyip, çaktırmadan arttırıyordu. Ancak üç-beş gün sonra ne yaptığını anlıyorduk. Şimdi her şey anlaşılır olacak. Öyle koridorlar falan olmayacak. Bir tek faiz olabilir. O da düşecek. Bugün olmaz, yarın olur. Ama bu noktada faiz artsın diye baskı yapmak samimi değil. Biz samimiyetle faizi düşer diyoruz. Dinleyen yok.

Bir de büyüme düştü diyorlar. Beş diyorduk, dört oldu. Dört derken üçü gördük. Şimdi bence üç olur. Ama iki olsun, bir olsun, bunlar da olabilir. Sonuç olarak ekonomi büyüyor mu? Büyüyor. Yani neyin yaygarası yapılıyor anlamak mümkün değil! Ekonomi büyüyorsa, sorun nedir?

Türkiye tabii ki büyüyecek. Fıtratında var. Kimse bunun önüne geçmeye çalışmasın. Zaten ekonominin büyümesi için okulları biraz daha tatil ederek turizm sektörüne gerekli katkıyı yaptık. Şimdi kredi kartına taksit sınırlamasında da, her talep kendi arzını yaratır ilkesiyle, bir gevşemeye gideceğiz. Vatandaş özgürce taksitlendirecek. Tabii yerli ürün alsınlar diyoruz. Bakın ben yerli telefon kullanıyorum. Bundan alın. Çok güzel. Zil sesi çayda çıra şeklinde çalıyor. İnşallah yerli Elon Musk da Türkçe konuşacak. Cari açıktan böyle böyle kurtulacağız.

Ne diyorduk? Petrol fiyatı düştü. Düşüyor. Benzin fiyatına yansır mı soruları var. Yansımaz. Vatandaşa böyle şeyleri yansıtmayız. Çünkü istikrar önemli. Bugün benzin neyse yarın da o. Vatandaş ne ödediğini bilsin. Ama belki seçimden önce birkaç kuruş falan indirim olabilir. O noktada çalışmalara başladık. Altının fiyatı artabilir. O normal. Bu da düğünler falan, bu aralar malum gençlerimiz dünya evine giriyor. Talep yönlü bir olay. Ekonomi böyle işliyor.


Bu yazı 25.08.2015 tarihinde Busines HT’de yayınlanmıştır.


Görsel: Susanne Nilsson

 

 

EKONOMİ, KAPSAYICI KURUMLAR VE SEÇİM

EKONOMİ, KAPSAYICI KURUMLAR VE SEÇİM

İktidar partisi, 352 sayfalık seçim beyannamesini açıkladı. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu uzun metni okumaya pek niyetim yoktu. İktidar partisi zaten ilan ettiği strateji belgeleri, planlar ve programlar ile aşağı yukarı neler yapılacağını ortaya koymuştu. Yeni Türkiye Sözleşmesi’ni okuduktan sonra da seçim beyannamesinin nasıl bir ruha sahip olduğunu anlamıştım. Ancak, Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci’nin 2023 hedeflerine ulaşmamızın zor olduğunu söylemesi biraz aklımı karıştırdı ve beyannameyi okumaya karar verdim. 2023 hedeflerine ulaşmamız neden zordu?

Nihat Zeybekci’nin şüphesi

Nihat Zeybekci, 2023 hedeflerine ulaşmamızın zor olduğunu geçen hafta Bloomberg HT’den Cüneyt Başaran’a yaptığı açıklamada söyledi (10.04.2015). Zeybekci’nin konuşmasını okuyunca, hemen bir Google araması yaparak, daha önce böyle bir şey söyleyip söylemediğini bulmaya çalıştım. İlk karşıma çıkan haberin videosunda 2014’ün Eylül ayında “Allah’ın izniyle 2023 hedeflerine bu millet ulaşacak” dediğini bizzat dinledim (Haberler.com, 13.9.2014). Bir başka haberde de “İnanıyoruz ki yeni Türkiye idealimiz de ekonomi de böyle göklere çıkacak ve Türkiye, dünya ülkeleri arasında hak ettiği yeri alan, güçlü, lider, söz sahibi bir ülke olacak. Bugün simülasyon uçuşu yaptığımız bu uçakları 2023’te bizler üreteceğiz” diyordu (Bugün, 17.9.2014). 2023 hedeflerine inancı sağlam gibiydi.

Ne var ki, bu konuşmalarından bir ay kadar sonra Zeybekci, “Şu andaki bu şartlarla, fason üretici bir ülke olarak Türkiye’nin 2023 hedeflerine ulaşması son derece zor” diyordu (Habertürk, 21.10.2014). Anlaşılan o ki, Türkiye’nin, 2023 hedeflerine ulaşmakta zorlanacağını düşünmeye başlamıştı (Bugün, 5.11.2014). Zeybekci, geçen hafta da Bloomberg HT’de (10.04.2015) mevcut eğitim seviyesi ile 25 bin dolarlık kişi başı gelire ulaşmamızın zor olduğunu söyledi: “7,4 yıllık bir eğitimle 25 bin dolarlık milli gelir seviyesini hedefleyemezsiniz!” Konuşmasında teknoloji olmadan, Ar-Ge olmadan fason üretici olarak 2023 hedeflerine ulaşamayacağımızı da belirtiyordu.

Kafam karıştı. Bu açıklamaların ne anlama geldiğini anlamak için iktidar partisinin seçim beyannamesini okumaya karar verdim.

25 bin dolar çok uzakta

Beyannameye geçmeden önce, Nihat Zeybekci’nin ‘bu şekilde ulaşmamız zor’ dediği, kişi başına 25 bin dolar hedefine bir bakalım. Aşağıdaki grafik durumu özetliyor. Türkiye 2002’den itibaren hızla büyüyerek kişi başına 10 bin dolar gelir seviyesine ulaşıyor ancak bundan sonra (2007’den beri) 10 bin dolar seviyesini aşamıyor. Hatta 2014 yılındaki kişi başına geliri (10.404 $), 2008’deki gelirin (10.444 $) daha altında. Yani Türkiye, bazı iktisatçıların orta gelir tuzağı olarak andığı 10 bin dolar seviyesine takılıp kalıyor.

ortagelirtuzagi

Türkiye’nin 2002 ile 2014 arasındaki büyüme performansına bakıldığında 2023 hedefi olan kişi başına 25 bin dolar gelir hedefi çok uzakta kalıyor. Bu hedefe ulaşmak için 2023’e kadar gelirimizi 2,4 kat arttırmamız gerekiyor. Yani Zeybekci’nin söyledikleri doğru gibi. Türkiye ekonomisinin 2023’te kişi başına 25 bin dolar gelire ulaşması da ve en büyük 10 ekonomiden biri olması da şu an zor görünüyor.

Peki, sorumlu kim?

Muhtemelen ‘peki kim bunun sorumlusu’ diye düşünüyorsunuz. Zeybekci ne düşünüyor bilmiyorum ama herhalde bize “dış mihraklar”dan, “faiz lobisi”nden veya “amacı ve maksadı belli bazı odaklar”dan bahsetmeyecektir. Bu akılcı bir açıklama olmaz. Öte taraftan, Ekonomi Bakanı’nın iktidar partisini sorumlu tutacağını da sanmıyorum. Sonuç olarak, kendisi bu partinin bir üyesi. Büyük bir ihtimalle bize “bu böyle olmuyor” demeye çalışıyor, belki de örtük bir şekilde “bu şekilde olmaz, Başkanlık sistemi lazım” demeye çalışıyor. Zaten biliyorsunuz Cumhurbaşkanı’nın açıklamaları da bu yönde. “Giydiğimiz gömlek bize dar geliyor” diyor! (Radikal, 31.3.2015) Ama takdir edersiniz ki, 13 yıldır iktidarda olan bir partinin kendi belirlediği 2023 hedeflerine ulaşmanın zor olduğundan şikâyet etmesi de biraz garip.

Seçim Beyannamesinde Başkanlık ve 2023 hedefleri

Peki, seçim beyannamesinde Zeybekci’nin açıklamalarının yarattığı kafa karışıklığını azaltacak bir şey var mı? Bakalım. Her ne kadar, iktidar partisi üyeleri bize bir adım daha ileriye gidebilmemiz için Başkanlık sistemine ihtiyaç duyduğumuzu söylese de seçim beyannamesi bu ruhu tam olarak yansıtmıyor. Doğru, beyannamede Başkanlık sistemi öneriliyor. Ancak hem Yeni Türkiye Sözleşmesi’nde hem de beyannamede asıl vurgu, Başkanlık sisteminde değil; demokrasi, temel haklar, özgürlükler ve hukukun üstünlüğünde. Bu demokrasi vurgusunda 2023 hedefleriyle ilgili önemli bir mesaj da var. Deniliyor ki, kalkınmanın ön şartı demokrasidir, hukukun üstünlüğüdür, özgürlüklerdir, şeffaflıktır; yani, kapsayıcı demokratik kurumlardır.

Özetle, beyannameyi okuyunca 2023 hedeflerine ulaşmakta neden zorlandığımız ortaya çıkıyor; kapsayıcı demokratik kurumlar olmadan 2023 hedeflerine ulaşmamız hayal oluyor.

Kapsayıcı demokratik kurumlar

Beyannamede kapsayıcı demokratik kurumlarla iktisadi büyüme ve kalkınma arasındaki ilişkiyi vurgulayan şöyle ifadeler var:

  • “Demokrasinin ileri seviyede, temel hakların garanti altında olduğu ülkelerde bilim zihniyeti ve yenilikçi üretim daha hızlı yeşermektedir” (sf.17)
  • “Demokrasi ve kalkınma birlikte yürüyen süreçlerdir. Demokrasi alanında atacağımız her adım, aynı zamanda kalkınmamıza da yeni bir soluk ve ivme kazandıracaktır.” (sf. 33)
  • “Hukukun sağladığı öngörülebilirlik ortamında belirsizliğin azalacağını, üretim ve yatırım kararlarının daha sağlıklı ve nitelikli bir şekilde alınacağını, böylece kalkınma sürecimizin hızlanacağını düşünüyoruz.” (sf. 38)
  • “Hukuk devleti, aynı zamanda nitelikli ve sürdürülebilir kalkınma için temel bir koşuldur. Hukukun sağladığı güvenceler ve öngörülebilirlik, iş ve yatırım ortamının geliştirilmesinde hayati bir öneme sahiptir.” (sf.41)
  • “Şeffaflık, adalet için olduğu kadar verimlilik için de gereklidir. Şeffaflık, kamu kaynak, imkân ve uygulamalarının kişisel menfaatler için kullanılmaması ve haksız rekabetin önlenmesi bakımından da önemli bir işleve sahiptir.” (sf.61)
  • “Sürdürülebilir bir ekonomik kalkınma için, ileri demokratik standartları ve evrensel hukuk normlarına dayalı olarak işleyen adil bir yargı düzenini esas aldık.” (sf.147)

Beyanname, Türkiye’nin 2023 hedeflerine ulaşabilmesi için kapsayıcı demokratik kurumlara ihtiyaç duyduğunu, demokrasi, hukukun üstünlüğü, özgürlükler ve şeffaflık olmadan orta gelir tuzağından çıkmanın ve kişi başına 25 bin dolar gelire ulaşmanın mümkün olmadığını anlamamızı sağlıyor. (Kişi başı 25 bin dolar gelir hedefinin beyannamede yer almamasını da buraya ilginç bir ayrıntı olarak not düşeyim.) Evet, Nihat Zeybekci’nin dediği gibi mevcut eğitim ve teknoloji seviyesiyle 2023 hedeflerine ulaşmak hayal. Ancak beyannameden anlaşılan o ki, eğitim ve teknoloji seviyesini yükseltip 2023 hedeflerine ulaşmanın yolu, kapsayıcı demokratik kurumlardan geçiyor.

İktidar Partisinin Karnesi

Tahmin edebileceğiniz gibi, Zeybekci’nin açıklamalarıyla karışan kafam, seçim beyannamesini okuyunca iyice karıştı. Bir tarafta şeffaflık paketini erteleyen iktidar partisi, diğer tarafta şeffaflık vurgusu yapan beyannamesi. Bir tarafta Türkiye’nin basın ve ifade özgürlüğü karnesini 13 yıldır düzeltmeyen iktidar, diğer tarafta bunların kalkınma için gerekli olduğunu söyleyen beyanname. Bir tarafta, güvenlik paketi ve internet yasası gibi özgürlükleri kısıtlayan düzenlemelere imza atan iktidar, diğer tarafta 2023 hedefleri için özgürlükleri şart koşan beyanname. Bir tarafta, özgürlük ve güvenlik dengesinin önemini vurgulayan beyanname, diğer tarafta bu dengeyi güvenlik lehine bozan iktidar. Bütün bunlar dikkate alınınca, insanın kafası karışıyor ve beyannamede söylenenlerin sadece seçim için verilmiş sözler olduğu hissiyatı oluşuyor.

Seçim

Her halükarda, Türkiye’nin önünde bir seçim var. Bu seçim sadece vatandaşların yapacağı bir seçim değil. Hem iktidar partisinin, hem de diğer partilerin demokrasi, hukukun üstünlüğü, özgürlükler ve şeffaflık konusunda tam olarak nerede duracağını seçmesi gerekiyor. Siyasi partiler ama özellikle de iktidar partisi, kapsayıcı demokratik kurumların tarafını seçmediği takdirde, Türkiye’nin kalkınma hayali gerçekten bir hayal olarak kalabilir. Yani, iktidar partisinin Yeni Türkiye Sözleşmesi’nin belirttiği “İnsan onuruna yakışır bir kültürel ve ekonomik gelişmişlik seviyesine” sahip olup olamayacağımızı yapılacak bu seçim belirleyecek.

Önümüzdeki seçim sürecinde iktidar partisinin diğerlerine göre bir avantajı var. Seçimlere kadar, bundan sonra nerede duracağını diğerlerine göre çok daha kolay gösterebilir. Örneğin, 1 Mayıs’ta yapılacak mitingler karşısında alacağı tavır bize nerede durduğunu gösterecektir. Ne demişler, ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.


Bu yazı 16.04.2015 tarihinde Business HT’de yayınlanmıştır.

MIT Kaydı, Frekans Hoplaması ve Malum Odaklar

MIT Kaydı, Frekans Hoplaması ve Malum Odaklar

[Bu yazı 4.3.2014 tarihinde TEPAV Blog‘da yayınlanmıştır.]


Geçenlerde cep telefonum için Bluetooth teknolojisine sahip bir cihaz aldım. Cihazı telefonumla eşleştirdim, müzik setine bağladım ve internet üzerinden istediğim albümü dinlememi sağlayan uygulamayı açıp, müzik dinlemeye koyuldum. Her gün kullandığımız teknolojileri düşündüm. 3G, İnternet, kablosuz ağ, Bluetooth, online müzik/film uygulamaları ve daha nicesi… Bu teknolojilerin neredeyse hiç biri bizim ülkemizde üretilmiyor. İyi birer kullanıcıyız ama teknolojik yenilik geliştirme konusunda dünyaya fazla bir katkımız yok… Peki neden?

MIT Kaydı

Aynı gün, İnternette gezinirken MIT (Massachusetts Institute of Technology) Open Courseware’de Prof. Herbert Gross’un“Kalkülüs” dersine* rastladım. Siyah beyaz bir videoda, Prof. Gross, sadece kara tahta ve tebeşir kullanarak kalkülüs anlatıyordu. O kadar güzel anlatıyordu ki videoyu kapatamadım. Sonra, merak edip bu adam kimmiş baktım. Prof. Gross, 1959’da lise öğrencileri için uzaktan eğitim yapmaya başlamış. Uzaktan eğitimin öncülerinden biri. Benim izlediğim kalkülüs videosunu ise 1968-1973 arasında çalıştığı MIT İleri Mühendislik Çalışmaları Merkezi’nde kaydetmiş. MIT, Prof. Gross’un harika derslerini, daha fazla kişiye ulaştırmak için bu işe girişmiş.  Daha sonra bu dersleri gören bir girişimci, benzer bir şeyin aritmetik için de yapılabileceğini düşünmüş. Prof. Gross da bu işi kabul edip, video, kitap ve çalışma sorularından oluşan bir program hazırlamış.*

Frekans hoplaması

Hedy Lamarr
Hedy Lamarr

Prof. Gross’u dinledikten sonra “kullandığım teknolojinin nasıl işlediğini bile bilmiyorum” diye hayıflanıp, “neymiş bu Bluetooth?” diye biraz araştırdım. Bluetooth, Wi-Fi gibi teknolojilerin ardında “frekans hoplaması*” fikri varmış. Özetle, frekans hoplaması, bir mesajın parça parça değişik kanallardan gönderilerek alıcı ve verici arasındaki iletişimin daha güvenli ve kesintisiz olmasını sağlıyor. Frekans hoplaması fikrinin gelişmesine, Hedy Lamarr adlı bir film yıldızı ve George Antheil adlı bir avant-garde besteci/piyanist de katkı yapmış! Savaş zamanı bu ikilinin kafasına takılan soru şuymuş: Bir denizaltından gönderilen bir torpido ile denizaltı arasındaki iletişimin kesilmesini nasıl engelleriz? El cevap: Sinyali frekans hoplaması yöntemiyle gönderirsek bunu yapabiliriz. Peki bunu nasıl bulmuşlar? Müzikten ve müzik teorisinden ilham almışlar. * Her halükarda, alıcı ile verici arasında kurulacak bir iletişim protokolünün ve kanal değiştirmenin Amerikan donanmasının önemli bir sorununu çözeceğini akıl edip, bu yaratıcı fikrin patentini almışlar.* Tabii yaratıcı bir aktris ile bir piyanistin birlikte geliştirdiği bu fikri pratikte uygulayabilmek için veya nasıl uygulandığını anlamak için Prof. Gross gibi iyi hocalardan matematik öğrenip, üstüne bir de iyi bir mühendislik eğitimi almak gerekiyor. İşte, bugün bu yazıyı internette okuyabiliyorsanız, bu yaratıcı fikir ve bu fikrin uygulanmasını mümkün kılan matematik, bilim ve mühendislik sayesindedir. Frekans hoplamasından Bluetooth’a giden yolda da ihtiyaç listesi aynı: matematik, bilim ve mühendislik. Tabii Bluetooth teknolojisini 1994 yılında geliştiren Ericsson* gibi firmaların yaşayabileceği, Ar-Ge yatırımı yapmaya istekli olacağı, yetenekli mühendisler bulabileceği ve bu mühendislere iyi maaşlar vermekten çekinmeyeceği bir ortama da ihtiyaç var…

Neden teknoloji üretemiyoruz?

“Her gün kullandığımız teknolojilerin hemen hepsi neden yurt dışından geliyor?” sorusunun cevabı, Hedy Lamarr’ın yaratıcılığında olduğu kadar, Prof. Gross’un ve MIT’in yaptığı şeyde de gizli galiba. 1950’lerden beri matematik eğitimini yaygınlaştırmak, kolaylaştırmak ve daha çekici hale getirmek için çalışan Prof. Gross, hem çocukların daha iyi matematik öğrenmesini sağlamış hem de MIT’deki ve başka pek çok yerdeki mühendislerin matematik temellerini güçlendirmiş. Prof. Gross’un MIT’deki ve kendi sitesindeki videolarına bakınca, gelişmiş ülkelerin gelişmiş olmasının tesadüf olmadığını bir kez daha anlıyoruz. Eğitime ve insana büyük yatırım yapmışlar. Türkiye’ye zaman içinde fark atan Güney Kore gibi ülkeler de uzun zamandır eğitime ve insana yatırım yapıyorlar. Bizim ne yaptığımız ise PISA sonuçlarına* bakınca ortaya çıkıyor. Eğitimde durumumuz hiç parlak değil. Durumumuz pek parlak olmadığı için de yaratıcı fikirler üretsek de bunları uygulayacak teknik ve bilimsel kapasiteye sahip olamıyoruz. İşin ilginç yanı eğitime odaklanmakta da büyük güçlük çekiyoruz.

Malum Odaklar

“Eğitim şart”. Bunda herkes hem fikir. Peki bu konuda neden bir şey yapmıyoruz? Bence bunun bir nedeni odak noktamızın kaymış olması. Biz yakına odaklandıkça, geleceğimiz belirsizleşiyor, muğlaklaşıyor. Şöyle düşünün: Başlıkta MIT’i görünce MİT’i hatırlama eğilimindeyiz. “Teğet” denildiğinde 2008 krizini, “paralel” dendiğinde ise yine matematiği değil, gündemi hatırlıyoruz. Biliyorum, başlıktaki “malum odaklar” da odağınızı hepten kaydırdı… Sorun şu: Sürekli gündemle meşgulüz. Gündemden mecalimiz kalırsa, gündemle ilgili köşe yazılarını falan okuyoruz, olmadı münakaşa ediyoruz. Yani, geleceğimiz için önemli şeylere odaklanamıyoruz. Mesela, eğitim için çocuklara tablet dağıtıyoruz ama ihtiyacımız olan eğitim reformunu bir türlü yapamadığımız için*eğitimin içeriğine bir türlü yoğunlaşamıyoruz. Çocuklara Prof. Gross’un videolarını izletelim desek o da çok mümkün değil: Eğitime yeterli önemi vermediğimiz için İngilizce’de de başlangıç seviyesini bir türlü aşamıyoruz*,* dolayısıyla çocuklarımız Prof. Gross’u ve benzerlerini anlamakta güçlük çekiyorlar… Önceliklerimizi, odak noktamızı değiştirmemizde fayda var.

Toparlayalım

Cem Yılmaz “eğitim şart” dediği zaman gülmemizin bir nedeni de eğitim reformu konusunun hep ama hep lafta kalmasıdır sanırım… Evet, eğitim şart, teknoloji şart, yaratıcı fikirler şart… Bunları hep söylüyoruz, herkes söylüyor. Peki, gerçekten bunları ciddiye aldığımızı göstermek için ne yapmalıyız? Bence hep beraber şu soruları sorarak başlayabiliriz:

  • Eğitim sistemini yeniden yapılandırmakla ilgili uzun dönemli bir planımız var mı, yoksa gündeme göre eğitimin yapısını değiştirip sistemi içinden çıkılmaz bir hale mi getiriyoruz?
  • Eğitimde yaratıcılığı desteklemek için bir şey yapıyor muyuz, yoksa sadece çocukları talim ve terbiye etmekle mi yetiniyoruz?
  • Çocuklarımızı temel bilim alanlarında daha iyi yetiştirmek ve eğitimdeki eşitsizlikleri azaltmak için çalışıyor muyuz, yoksa çocuklarımızı sadece teknoloji kullanıcısı ve montaj elemanı olarak mı yetiştiriyoruz?
  • Çocuklarımızın sadece ezber yapan kafalardan ibaret olmadığının; öğrencilerimiz arasında iyi sporcular, müzisyenler, aşçılar, dalgıçlar, dansçılar, aktörler ve aktrisler olduğunun; farkında mıyız? Onların yeteneklerini keşfetmeleri için gerekli ve yeterli olanağı sağlıyor muyuz?
  • Online kitle eğitimi devriminin farkında mıyız? Çocuklarımızın bundan yeterince faydalanması için bir planımız ve programımız var mı?
  • Son olarak, çocuklarımızı dünyayı anlayan bireyler olarak mı, yoksa tüm dünyanın bize karşı komplo kurduğunu düşünen bireyler olarak mı yetiştiriyoruz?

Bu soruları ve benzerlerini hem politika yapıcıların, hem de anne ve babaların sormaya başlamasında büyük fayda var. İşte, Bluetooth cihazımı aldığım gün izlediğim 1970 tarihli kalkülüs videosu bana bunları düşündürdü. Sizinle paylaşmak istedim.


Görsel: “Hedy Lamarr-publicity” by Studio – eBay. Licensed under Public Domain via Wikimedia Commons

Piketty Deliliği

Piketty Deliliği

PikketyPiketty deliliğine katkı yapmasam olmazdı. İşte ilk iki yazı:

Piketty Deliliği’ne Katkı 1Bu yazı Thomas Piketty’nin 21. Yüzyılda Kapital başlıklı kitabının neden bu kadar popüler olduğunu tartışıyor.

Piketty Deliliğine Katkı 2Bu yazı, Thomas Piketty’nin modern bir Marx değil, modern bir Kuznets olduğunu ve bunu bilmenin Piketty’i (+hakkındaki tartışmaları) anlamak için önemli olduğunu iddia ediyor.

 


Meraklısı için Pikkety ile ilgili Türkçe yazıların bir listesi burada. Aykut Kibritçioğlu da İngilizce yazı ve yorumların bir derlemesini yapıyor. O da burada.